Asker Sevgilinin Son Öpücüğü

İki dudağın birbirine değmesinde var demekki bir hikmet.

Çünkü başka hiçbirşey aşkı ve arzuyu daha güzel anlatamıyor.


Bu yüzden o iki dudağı kavuşturmak için
bazen biraz yardım gerekebilir.

-----------------------

Ölümler de en az öpücükler kadar çeşit çeşit.

Hızlı ölüm,
Yavaş ölüm,
Acı içinde ölüm,
Evde yalnız ölüm...

Bir öpücük kadar zevk verir mi bilmiyorum.
Aslında bir öpücük neden zevk verir onu da bilmiyorum,

Neticede şu zamana kadar ne öpüşmüşlüğüm, ne de ölmüşlüğüm var.

Ancak emin olduğum bir şey varsa,

Birincisi iki tarafın da memnuniyetinden,

İkincisi iki tarafın da memnuniyetsizliğinden doğuyor.

Ve ölüm geldiğinde kesinlikle sizi öpmüyor!

 Ve malesef kalkan tren, arzulu dudaklara saygı duymuyor.
  
-----------------------

Askerlik, sözlükler ne yazar, komutanlar ne der, hangi esaslara dayanır, nasıl yapılır... Kim ne dersin, onların hiçbiri değildir.

Askerlik, aslında sizin yapmaya niyetlendiğiniz şeye denir. 

Belki gönüllü olarak, belki emirle o kışladan içeri girdiğinizde artık siz bir askersinizdir, etten kemikten bir asker.

Ancak neyin askeri olduğunuza yalnızca siz karar verirsiniz.

Her asker, birşey uğruna o olduğu şeyi olur.

Para için, vatan için, macera için, intikam için, kaçmak için, ikinci bir şans için...

Amirleriniz, yöneticileriniz, komutanlarınız size ne derse desin, kanun sizi ne amaçla orada tutarsa tutsun, siz sadece kendinizin askerisiniz.

Yaşarken de onun için yaşarsınız.

Ve öldüğünüzde sadece sizin için ve değer verdiğiniz şeyler için ölürsünüz.

Allah'ı diler ve alnınızdan aldığınız bir kurşunla ona kavuşursunuz.

Para diler ve aylar süren yoğun hizmetiniz karşılığında emeğinizin karşılığını alırsınız.

Ailenizi, sevdiklerinizi gururlandırmak için, belki sırf hayatta onurlu birşeyler yapmak için gitmişsinizdir ve en büyük onuru manevi anlamı büyük bir madalya ile taltif edilerek kazanıp yuvanıza dönebilirsiniz.

Düşmanla boğuşmanın verdiği kahramanlık hissi için belki de.

Ya da belki de,
Sırf size emredildiği için.
Sırf idarenin sizden beklentisi bu olduğu için!

O zaman için bile, istemeye istemeye, zorunlu olarak gitseniz bile, size ne derse desinler, siz yine de kendinizin askeri olarak, kendiniz için gidersiniz.

Tek sorun,
Bunu ona nasıl açıklayacaksınız?
Buna gerçekten gerek var mı?
O size yetmiyor mu?
Size birşey olursa o ne yapacak?
Göz yaşlarının bedelini ödeyebilecek misiniz? 


-----------------------


Öpücüklerin çeşitleri olur, ölümlerin çeşitleri olur da, hiç savaşların da çeşitleri olmaz mı?

Düşmanın sizi çepeçevre sardığı savaşlar,
Sizin düşmanı hallaç pamuğu gibi savurduğunuz savaşlar,
Kimin, ne zaman, nereden çıkacağını bilemediğiniz savaşlar,

Kimle savaştığınızı bilmediğiniz savaşlar!

Düşmanın tam belli olmadığı,
Tam olarak kimden nefret edeceğinizi bilemediğiniz,
Yada sizden neden nefret edildiğini hiç tahmin edemeyeceğiniz savaşlar...

Onlar da var, malesef var, lanet olsun ki var işte!

Düşmanların birbirilerini namlunun ucunda gördüğü devirler çok geride kaldı.

Hatta düşman kavramının net birşeyler ifade ettiği devirler bile.

Yıllar önce bir gün karşınıza geçselerdi ve deselerdi ki:

- Biliyor musunuz, gelecekte aktif olarak savaşa girmeseniz bile savaş halinde olacaksınız. Düşmanınız da sizin gündüzleri tavla attığınız, okeye dördüncü tuttuğunuz ve yoldan geçerken geçen haftadan kalan ciğara borcunuzu ödediğiniz adam olacak...


Bu Mısırlı anne, bir polisi öpüyor.
Öptüğü polis de bir Mısırlı, mücadele ettiği taraf, yani düşman da Mısırlı.
İç savaşa dönüşen bu ayaklanmada dost da, düşman da, kolluk kuvvetleri de, öpücükler de tamamen Mısırlı.


Valla ben olsam ajan provokatörden girer, aşağılık iftiracıdan çıkardım. Üstüne bir güzel de döverdim zavallı adamcağızı.

Nereden bilebilirdim ki dediklerinin bir gün gerçek olacağını!

Nasıl tahmin edebilirdim ki kapı komşumun, eşimin, çocuklarımın canına kastedeceğini?

Üstünde duman duman bulutlar tüten güzel dağlarımda pusular kuracağını?

E o zaman, şeref, namus?

İnsanlık bilinci?

Toplum?

Sevgi?

Dmitri Shmarin - Planting A White Kiss

Yine de ne kadar acı olursa olsun,
size hayran bir kızın, gurur dolu, tatlı bir öpücüğü
yüreğinizi savaşın tüm acımasızlığına karşı umutla doldurabilir.

-----------------------

Savaşlar anlamını yitirir, düşmanlık kavramı anlamını yitirir de, dostluk kavramı aynı kalır mı hiç?

Kalmaz tabii...

Aslında herşey anlamını yitirse bile, özünde hep aynı değeri taşıyan bir tek dostluk kalıyor geriye.

Ne kadar şekil şemal değiştirse de...

Hatta en acayip şekillere bürünse de.

Köroğlu'nun:

"Çamlıbel'e süreyidim yolunu,
Altınlardan nalladayım nalını,
Üç güzele dokutayım çulunu,
Alma gözlü kız perçemli Kıratım"

Dizeleri bunun güzel bir örneği.

Köroğlu'nun olayı neydi?

At tutkunu Bolu Beyi, karşısında uyuz bir eşek görüp küplere binince Koca Yusuf'un gözlerini oyduruyordu. Oğlu Ruşen Ali de o uyuz eşekten dünyalar güzeli bir at çıkartıp intikamını almaya gidiyordu.

Bolu Beyinin aralardaki manyaklıkları, "I Love Öşür Vergisi" halleri falan işin ekstrası.

Zaten beyliğin şanındandır, bey oldun mu illaki vergiyi bindireceksin, halkı kıracaksın ki adet yerini bulsun.

Neyse.

Bu halde bile,

Köroğlu gibi karşısına devleti almış, bir nevi yaşadığı dönemin "eşkıyası" olan biri için, atından daha değerli bir yoldaş kalmamış mıydı sahiden?

Hüsnübala Hatun yok muydu?

O kimdi?

Bolu Beyi'nin kızkardeşi...

Köroğlu (1968)
Cüneyt Arkın & Fatma Girik
Bir yerlerde bir savaş oldukça, öpüşmek onlara bile yasak.


Alınacak bir intikam ve dövüşülecek bir kavga varken, sevgili neydi ki, bir atın yarenliği yanında?

Fortunino Matania - Help the Horse to Save the Soldier

Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at bir yiğit kurtarır, bir yiğit bir şan kurtarır.
Peki ya bir öpücük? 

-----------------------

Peki ben sevgimi nasıl koruyacağım?

Sevgimi, sevgilimi, sevdiklerimi?

Yaşam, ölüm yokken bile yeterince yorucu değil mi?

İyi günde ve kötü günde beraber olmaya yemin ettiğim bu tatlı varlık, neden zamanla benden bu kadar uzaklaşıyor?

Üç kuruş kazanabilmek için sevgilimle geçireceğim zamanı feda etmekle, üç kuruş kazanmaktan vazgeçip sevgilim de dahil herşeyi feda etmek, yeterince kafa karıştırıcı gelmiyor mu?

Art niyetler, kötü alışkanlıklar, ahlaksızlıklar, iftiralar...

Bunlar yeteri kadar yorucu, bezdirici değil mi?

Peki o zaman neden işin içine cinayeti de sokarak bu işi hem benim için, hem de kendin için daha da zor bir hale getiriyorsun muhterem düşmanım?

Beni sevdiğimin dudaklarından mahrum ettiğin zaman, sen kendi sevdiğine daha mı kolay ulaşabileceksin?

Benim eşimi ağlattığın zaman, senin eşin gülecek mi?

Annem beni bir daha asla göremeyeceğini anladığı zaman, senin annenin seni tekrar görebilme umudu artacak mı?


(Nene Hatun / 1955)
Üç aylık bebeğini emzirmesi gereken gencecik bir gelin kızın eline baltasını almak zorunda kalması,
içine düştüğü bu savaşta hem yuvasından, hem kocasından, hem kardeşinden olması,
düşmanın "daha iyi bir dünya" hayaline ne derece hizmet etmiştir acaba?


Çeşme başında müstakbel güveyi ile cilveleşmesi gereken,
kocasına hırka, torununa patik örmesi gereken bu kadınların,
mermi kovanları başında işleri neydi?
Daha doğrusu bu kadınların kocaları neredeydi?

-----------------------

Siz sevgilinizin kollarındayken, istediğiniz kadar çok sarılıp öpüşebilirsiniz. Dakikalarca, saatlerce...

Belki de asırlar ve asırlarca...

Ancak siz,
Bu savaş dediğimiz toplu cinnet ve cinayet halinin kollarına düştüğünüzde, Machiavelli'nin de dediği gibi "istediğiniz zaman başlatabilirsiniz ancak istediğiniz zaman bitiremezsiniz" ne yazık ki.

Neden isteriz kısmı da pek bir çetrefilli. Haklı, haksız yanları vardır muhakkak...

Ama sonuçta siz etten kemikten bir askersiniz ve doğal olarak amacınız, karşı tarafın askerlerini bir şekilde alt etmek.


Müzeffer bir şekilde şehre girebilirsiniz.
 
(By Alfred Eisenstaedt / 1945)
Ve dünyanın en meşhur öpüşmesi sizinki olabilir.

Esir düşebilir ve belki birgün kurtulabilirsiniz.
(By Helmuth Pirath / 1956)
İkinci Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'ne esir düşmüş bir Alman askerin, yıllar sonra kızıyla buluşması 


Vücudunuzdan bir parçayı bırakmak zorunda kalabilirsiniz.
(Irak / 2003)
Bu kadın asker bir patlama sonucu göğüslerini kaybetti
ve kızına bir kardeş getirse bile onu asla emziremeyecek.


Veya dönemeyebilirsiniz!

Dönememek, siz öldükten sonra o kadar da zor gelmeyebilir, ancak ya asıl sorun halen yaşıyor olmanızsa?




Bu asker, Tyler Ziegel, sevgisini Amerika'da bırakıp Irak'a gitti. Yanıbaşında patlayan bir mayın sebebiyle yüzünü de Irak'ta bırakıp geri döndü. Karısı bu hoş çocuk için neler düşünüyordu bilinmez ama evlilikleri sadece 6 ay sürdü.


 
 
Acaba bu asker, alt çenesinin olmadığını farkettiği gün ne hissetti?

Nasıl göründüğü meselesini maske ile çözebilmiş, belli.

Peki ama maskenin ardında kalanlar?

Lokmalarını çiğneyebildi mi bir daha?

Uğruna çarpıştığı çevresinin rahatsız edici bakışları onu üzmedi mi?

Sahi,
Sevgilisiyle, eşiyle öpüşebildi mi bir daha?



Ya az önce ölmüş bir "Kosova Özgürlük Savaşçısı"nın karısı olan bu genç kız, sakinleştirilmek için ağzını kapatan bir yakının elleri yerine, kocasının dudaklarını dilemez miydi?



Peki savaştan dönenler arasında bu kadının kocası var mıydı?


-----------------------


Tüm bu aşkla karışık savaş yağmurlarının arasında bir de kendime bakmak istiyorum.

Öncelikle ben bu yazdıklarımın hiçbirini tecrübe etmedim henüz.

Bir savaşa, çatışmaya, mahalle kavgasına falan katılmadım hiç.

Her insan gibi benim de bir yakınım öldü, en az bir sevdiğimi yitirdim. Ancak daha önce hiç ölmedim.

Hep filmlerde gördüm, hep hayalini kurdum, fakat hiç öpüşmedim de.

Yaşıtlarımın çoğu artık öpüşmekten bıkmış, farklı zevkler arıyorlarken, ben daha bir adım bile atamadım.

Peki neden bütün bunları anlatma isteği duydum?
Çünkü,
Bugün tüm Türkiye'nin malesef hiç de yabancı olmadığı,
Sadece bir süredir bu kadar şiddetlisini almadığı bir haberi ben de aldım.


Aralarında yaşları benden küçük olanlar vardı.

Yeni baba olmuş, yeni evlenmiş, nişanlanmış, sözlenmiş, sevgilisiyle yeni vedalaşmış olanlar vardı.

Yine de ne yaparsam yapayım, onların ölümleri hakkında gururdan çok üzüntü hissettim.
Hiç bir ülkenin hiçbir vatandaşının ölümüne ihtiyacı olmadığı gibi, bu ülkenin de ihtiyacı yoktu, olmamalıydı.

İlk aklıma gelen vatanın sağ olması, her Türk'ün asker doğduğu veya bir ölünüp bin geri gelindiği de değildi malesef.

Bilmiyorum belki de bunları yazdığım için vatana ihanet ediyor olabilirim... Ama hissedemedim bir türlü işte!

Ancak benim gözümde içlerinden bir tanesi,

Askere yollandığı sırada otogardaki kalabalıktan çekindiği için sevgilisine bir türlü istediği gibi dokunamayan bir çocuktu.

Diğeri de nişanlısıyla bir yerlerde buluşup, bir süre görüşemeyeceklerinin üzüntüsüyle en saçma sapan espirilerini yaparak ortamı yumuşatmaya çalışan fakat başarılı olamayan bir acemi aşık.

Birisi, benim hemşerim.
Yaşı da benden küçük.

Adım gibi eminim, bu çocuk hayatında en az bir kere "Kibrit Apartmanı'nın önünde buluşmak üzere" sevgilisiyle randevulaşmıştır. Şehrin bütün aşıklarının nesiller boyu vazgeçilmez buluşma noktasıdır orası. Ben bile bir gün o noktada buluşma ayarlamaya çalışacağım.

Hele bir tanesi.
Onun kızı büyüdüğü zaman annesinden bir kardeş istediğinde, baba, anneye dönerek muzır espiriler yapamayacak. Neden?

Öldü çünkü!

Öldüler.

Bugüne kadar ilk ölen olmadıkları gibi, son ölen de olmayacaklar.

Ne amaçla olursa olsun, hepsi sadece ve sadece kendi amaçları için öldüler.

Ama öldüler işte.

Onların amaçlarını ve ölümlerinin ifade ettiği şeyleri de, ne ben anlayabilirim, ne bir komutan, ne bir millet vekili, ne de başka biri...

24 şehit'in 24 anne babası, karısı, sevgilisi anlar.

Onların ölümüyle birlikte,
O anne babalar da öldü, o eşler de öldü, sevgililer de.

Ve kalplerinde sakladıkları, bugüne kadar hiç açmadıkları gizli sırları, anıları, hayalleri, onlar da öldü.

Bugün onların öpücükleri bile sanki hiç olmamış gibi!

Sevgililerin dudaklarında o büyülü anların hatıralarından başka hiçbirşey kalmadı.

Tabii bir de dualar.

Öpüşen dudaklar, bundan sonra dua için yaşamaya devam edecekler.

-----------------------

Zaten yalnızlığa, melankoliye ve üzüntüye fazlasıyla kapılıp gittiğim bu bugünlerde, pek haber izlemesem, fazla düşünmesem ve halen müşerref olamayıp devamlı özlemini duyduğum bir müstakbel eş için kendimi fazla paralamasam sanırım iyi olacak.

Dünya benim gönül dünyamdan daha karışık ve meşgul bugünlerde.

Ancak herşeye rağmen,

En karanlık günlerin, en sıkıntılı anların tedavisi,

Bir parçacık umut değil midir?

Öpücüklerin kıymetini bilin.

Sevdiklerinizin ve sevenleriniz kıymetini bilin.

Yaşamın kıymetini hele, çok iyi bilin.

Ve
Sevgiyle kalın.
(^_^)

-----------------------

I. Dünya Savaşı'nın tüm öpüşmelerini konu alan,
belli ki tam da benim gibi düşünmüş bir arkadaşın çalışması.
Alnından öperim ben onu :)

Orta soldan, saat yönünde:
Belçika Öpüşmesi
İngiltere Öpüşmesi
Rusya Öpüşmesi
Avusturya-Macaristan Öpüşmesi
Osmanlı Öpüşmesi (Öpüşmesi? Hmm... Sadece bakışması)
Sırbistan Öpüşmesi
Fransız Öpüşmesi
Almanya Öpüşmesi



Oynatmaya Az Kalanziyeviç

Sükunetimi kaybettiğimi söylüyorum ama halen hiç kimseyle hiçbirşey konuşabildiğim yok.

Anıra anıra ağlamak istiyorum ama katıla katıla gülsem bile birşey değişmeyecek, dolayısıyla ona da gerek yok.

Azıcık çıkıp hava alayım diyorum, salak salak yürüyüp anca "hava"mı alıp geliyorum. Hiç lüzumu yok.

Aslında işler nasıl bu hale geldi, hiç ama hiçbir fikrim yok...

Hiç kimseyle özel birşeyler paylaşamıyor olmak çok acı. Siz siz olun kendinizi asla ama asla böyle bir duruma düşürmeyin.

--------------------------


Sonra aman Somurtkan Şirin, ay Kötümser Şirin, vay Olumsuz Şirin...
Bir Allah'ın kulu da çıkıp sormuyor "Şirinim sen neden somurtkansın?" diye!
Biri de çıkıp derdine derman olmuyor Şirincağızın...

Hemen bir yafta, hemen bir dışlama, bir görmezden gelme, bir yok sayma...
Yazıklar olsun!

Hatırlamak İçin

İçimden geldi,

İleride birgün, bu yazıyı görüp bu anı hatırlamak ve aradan geçen onca zamanın muhasebesini yapmak istedim.

Dilerim mutluluktan başka hesap çıkmaz defterden :)

Sevgiler
(^_^)

-------------------

 
Düğümün bir ucunu da kalbe atmak lazım tabii ki...

Demem O ki...

Hayatın başı ve sonu, eni ve boyu bellidir. İçine alabileceklerinin bir sınırı vardır. Doldurabileceğin bir kova yada sığdırabileceğin bir dolap gibi... Bu yüzden nelerle dolduracağın ve nelerden feragat edeceğin önemlidir.


Ben sadeleşmeyi bu yüzden istedim, isteklerimde basitleşmeyi bu yüzden seçtim. Bu yüzden çaba, hırs ve mücadeleyi attım hayatımdan. Boşalan yere daha çok aşk, arzu ve inanç doldurabilmek için...


Sadece hayatımın onlarla dolmasını beklerken biraz fazla sabırsızlanıyorum, tek kusurum da işte bu :)


(^_^)

---------------------


---------------------

Kınayı Getir Aney Techno Mix. (by DJ Syrano)

Yazlar konusunda ne kadar radikal, ne kadar gudikal ve ne kadar Benical düşüncelere sahip bir terelelli olduğumu bir zamanlar öfkeyle dile getirmiş biri olarak yine de ufak tefek güzel yanlarını es geçersem olmayabilir...

Düğünler iyidir mesela,
En çok da yazın iyidir.

Tamam düğün deyince işin içine "sünnet düğünü" de giriyor ve açıkçası bir erkek kişisinin malum uzvunun kesilmesi neden böyle evlere şenlik, aleme ibret bir kutlama vesilesi oluyor bilmiyorum.

Ama benim asıl ilgi alanım, e doğal olarak, böyle evlenmeli, aşklı, danslı, valsli, kınalı mınalı düğünler...

Bir de bir zaman gelir, sanırım her umursayan insanın hayatında daolur bu, böyle sanki kavilleşilmiş gibi tanıdık tanımadık her insanın sapır sapır evlenesi tutar bir dönem içinde.

Yan mahallede bir düğün olur, komşunuz evlenir, arkadaşınızın arkadaşı evlenir, arkadaşınız evlenir, sonuçta evlenme ihtimaline (sizin istemenizle olsun veya olmasın) uzak düşmüş biri olan siz hariç herkesin evlenesi gelir böyle.

Misal efendim bu yaz.

Bu yaz 26 düğüne gittim. Gitmişim daha doğrusu, fotoğrafları açtım, gelin ve damatları saydım, böyle bir sonuç çıktı.

Diyeceğim bu değildi ama fırsatını bulmuşken deyivereyim, o düğünlerden sadece 4 tanesinin davetiyesi geldi elime, onun dışında ya Facebook'ta taratılmış davetiyeye etiketlendim, ya da bir arkadaştan haberini aldım ve doğrudan değil dolaylı davetli oldum, ha bir ikisinde de lutfen arandım, davet edildim.

---------------------------------

Neyse efendim.

Hasılı deliler gibi, hunharca, kıtlıktan çıkmışçasına, evlenildi, barklanıldı, bebeciklenildi vs vs vs...

Bakın burada yanlış anlaşılma olmasın,
Size evlenmeyin demiyorum , hobi olarak yine evlenin.

Ama geldiğiniz yeri unutmayın be anam babam, unutmayın be ağam beyim, unutmayın bee...

Sen şişman oğlan!!!

Sen değil miydin daha düne kadar, "ulan ben mutlu olmayacaksam kimse de mutlu olmasın, ben böyle hayatın taaa..." diye dünyanın yedi ceddine düz giden???

Altın halkayı görünce mi aklına geldi "asıl hayatın şimdi başladığı", ha bitenem, ha dönekciğim?

Peki ya sen şam şeytanı?

Bundan sonra "bir dişi köpeğe daha güveneni kuduz köpekler kovalasın inşallah"tı hani?

Damatlıkla kamufle olacağını mı zannettin yoksa?

Hele beyaz saçlı peri kızı, hele seeeen!!!

Hani erkekler bu dünyada uğruna bir dakika bile harcanmayacak kadar bayağı yaratıklardı? Hatta ne kadar iyi bir arkadaşın olsam da ben bile?

Hal böyleyken neden davetiyenize "Ben X hayatımın erkeğiyle, Ben de Y hayatımın kadınıyla vattırı vızzırı..." diye edebiyat parçalayan saçmalıklar yazdırdınız madem?

-------------------------------------

Kızdığım ettiğim de yok aslında, hatta için için gülüyorum bu hallere...

Yaa işte büyük konuşmamak lazımmış diyorum hatta.

Ne kızacağım ya, bana ne; deli miyim manyak mıyım, alla alla... Gayet insancıl salaklıklar bunlar.

Hepimiz ömrümüzde en az bir kere sövgülerle süslemişizdir geceyi ve ilk doğan güneşte o deminki küfürbaz biz değilmişçesine edepleniveririz, gözlerimizin içi güler.

Ben mesela,
Her fırsatta, kıldan tüyden bir sebeple hayata küserim, dünyayı suçlarım, gezegenler arası kozmik dengenin sülalesine hayır dualar ederim.

Ne bileyim, ilkokul öğretmenimi suçlarım falan.

Sonra mesela yolda yürürkene bir pipet görürüm, hangi meyve suyu kutusundan düştü acaba derim, sonra acaba vişne miydi derim, acaba hangi çocuk düşürdü derim, sonra kıytırık bir yoldan hayatın gelip geçiciliğine ve aşkın ne güzel bir duygu olduğuna bağlarım mevzuyu...

Yani tamam sayın sövün ama bir yerde de tutarlı olmak lazım, prensip sahibi olmalı falan filan...

-------------------------------------

Neyse yaa ne diyordum, konu nereye kaydı.

Sonraaaa bir diğer mevzuu da, bu evlenicilerin tanışma faslı.

Bu yaz gittiğim her 3 düğünden 5'inde, yada yuvarlak hesap her 10 düğünden 20'sinde, gelin ve güvey kişileri bir arkadaşlarının düğünlerinde, doğum günlerinde veya ortak arkadaş buluşmalarında tanışmış.

Yani kendimi resmen lafa karışan üçüncü, dördüncü, hatta hiçinci kişi gibi hissettim!

Bir düğünde kız tarafıydım, gelin liseden arkadaşımdı. Nasıl tanıştınız diye soruyorum. Bizim sınıftaki diğer kızlarla toplanmışlar 5-6 kişi birgün, bir 5-6 kişi de onların kuzenleri mi varmışmış neymiş, işte bu damat aslında bizim bilmemkimin kuzeniymiş, tanıştırmışlar, derken olaylar gelişmiş.

Bir başkasında sordum, arkadaşının düğününe gitmiş, oradaki damat tanıştırmış bunları, sevmişler birbirilerini derken bugünlere gelmişler.

Birinde de damat arkadaşımdı, bir akrabasının sevgilisi varmış, o tanıştırmış bunları. Onlar evlendikten bir hafta sonra da şimdi bunlar evleniyorlarmış.

Annemin bir öğrencisinin düğününe gitmiştim, bir nevi pasif davetli gibi birşeyim. Ki davetlilerin çoğu benden 3-4 yaş küçük kişiler, gelin ve damat da dahil. Bunlar da üniversitede tanışmışlar, yine ortak arkadaş bilmemne zımbırtılarıyla.

Daha gidiyordu bu böyle.
Bir yerden sonra onlar anlatmaya başlarken ben cümleleri tamamlamaya başladım, onlar aa nereden biliyorsun deyince de hiiiç canıııım öyle içime doğduuu diye şirinlik yaptım.

Tamam, olur, olabilir, eyvallahtır...
Yalnız soramadan da edemiyorum, bre sizinkiler arkadaşsa benimkiler ne?

Abe biriniz de beni biriyle tanıştırın bea.

İlla benim ki söylemem gerekiyor, "merhaba sevgili arkadaşlarım, haydi lütfen beni de biriyle baş göz edermisiniz lan" diye?

Vay arkadaş ya, ne âlâ memleket!!

Hayır lafa gelince de eee Syrano senin pilavını ne zaman yiyoruz, yaaa Syrano sen ne zaman evleneceksin, bulamadın mı biri hâlâ, artık zamanı geldi be oğlum...

La bırakın gidin allasen,

Demek istiyorum ama olmuyor işte, deyince fesat, yada arkadaşlık müessesesini zedeleyen kişi olmaktan korkuyorum.

Ama kararlıydım.
Bir düğünde hiç olmazsa, laf olsun diye biriyle tanışmak istedim. Kimse yapmıyorsa ben kendim yaparım, zaten sevmem işime başkalarını karıştırmayı diyerek bir kerecik azmedeyim dedim.

Tamam, yaş ortalaması uygun, giyim kuşam uygun, kültürel seviye fevkalade, samimiyet gırla...

Abi tamam da kiminle iki kelime muhabbet kursam ya evli, ya nişanlı, ya sevgilisi var. Hayır "yaralı kuş" sendromu bile yok, herkes sevgilili ve mutlu!!!

Eee hacı ne anladık şimdi biz bu işten?
Hayır o değil de, bu düğüne gelen tek sap ben miyim yani?

Valla görünüşe göre aynen öyle, düğündeki tek sap benim.

Hele bir keresi pek bir fena oldu.

Damat geldi tanıştırdı benimle, "işte Syranocuğum bak sana bahsettiğim kuzenim, Edirne'den geldi, şurda okuyor, burda yaşıyor vs vs...", aslında hiç bahsetmemişti, nereden bahsedecekti üç yıldır görüşmüyorduk bile...

Neyse başta muhabbet de iyiydi ancak herşey gecenin ilerleyen saatlerinde gelen bir telefon ile açıklık kazandı. Hanım kızımızın kocacığı bulamamış düğün salonunun yerini, kendisi de bilmiyormuş.

Doğal olarak benden yardım istendi, tarif ettim yolu. İçimden de artık kendime mi, ona mı, kıza mı, damada mı, yada topluca bu düğüne mi bilmiyorum acı acı saydırdım...

Be herif, neden kızcağızı yalnız gönderiyorsun düğüne, erkekliğe yakışır mı, ne biçim centilmensin gibisinden son derece asaletli,

Ulan benim neyime zaten düğünmüş, dernekmiş, sap sap ne işim var benim böyle yerlerimde, zaten damattan başka kimseyi de tanımıyorum, bende şans olaydı zaten şöyle olurdu böyle olurdu gibisinden de son derece abazonal hafıylanmalar eşliğinde düğünün bitişini bekledim.

Takı merasiminde de bu bir kuru pasta ve gazı kaçmış kola servisi karşılığında damada altın takmaya giderken gecenin en ağır darbesi yine damattan geldi:

Eeee haydi artık Syrano, sen de bir an önce birini bul da biz de senin düğününe gelip altın takalım...

Ahhh öyle bir çengelli iğneyi harrrttttt diye bi saplama isteği geldi ki o an içime, tarifi imkansız!!!!

Neyse dedim, "aslında bir kaşık yok, aslında bir kaşık yok" diye kendime telkinlerde bulundum...

O kadar konuştuk ettik, bir iyi geceler demezsek ayıp olur diye damat tarafından müşerref olduğumuz hanımefendi ve sonradan gelme kocasını aradı gözlerim, bulamadım lakin.

Neyse çok da tındı zaten.

------------------------------------- 

Tamam abi yapın düğün, seve seve geleyim, göbek de atiim, herşey de yapiim, mutluluğunuzla mutlu olan bir yaşam formuyum, bunu biliyorsunuz.

Bakmayın siz benim böyle dediğime, yemin ederim şakadan hepsi, vallahi fesatlıktan değil.

Bir aralar aklımdan geçen herşeyi çok rahat ifade edebildiğim bir dönemim olmuştu, sanırım o dönemin sonlarına yaklaşıyorum.

Söylemek istediklerim sadece evlilikten, aşktan, meşkten de ibaret değil.

İçimde paylaşmak istediğim, hatta haykırmak istediğim o kadar çok güzel şey, fikir, anı, şarkı, türkü var ki...

Sadece artık nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.

Yine eski iki kelimeyi bir araya getiremez hallerime dönmeye başladım.

Yazıyorum yazıyorum yada anlatıyorum anlatıyorum, sonra dönüp bir bakıyorum kendime, yahu ben neler söylemişim, kendim bile anlam veremiyorum artık.

Bak mesela bu yazıya bambaşka bir şekilde girecek, bambaşka bir yere varacaktım, şimdi konu neydi onu bile unuttum. Ki süper birşeydi, iki aydır da düşünüyordum, derken derken buralara geldi konu. Hay benim...

Bir de aşırı unutkan oldum, yaşlı dedelerin abdest alırken sağ ellerini yıkayıp yıkamadıklarını veya 5 dakika önce ellerindeki boş ilaç şişesine rağmen ilaç içip içmediklerini hatırlayamamaları gibi birşey.

Oluyormuş meğerse, ciddi ciddi oluyormuş.

Benimkisi de onlarınkisi gibi kafalarında gezen milyon tane hayal ve anı yüzünden ise, korkarım ben de yaşlandım.

Yada bildiğin evde kaldım.
Kız kurusu yada oğlan kurusu mu her ne herze ise işte ondan oldum. 

Evet evet,
Hiç öyle yaşlandım, yoruldum, bittim tükendim falan kendimi matah birşeymiş gibi göstermeye çalışmayım.

Evde kalma sendromu yaşıyorum, tam olarak kani oldum buna ben.

Televizyonda basbas "altın fırladı gittiiii" diye cırlarlarken benim içimden "bu sene düğünüm olsaydı nasıl öderdik acaba, ama olsun be öderdik, neler hallolmuyor şu dünyada" diye hülyalara dalmam,

Karısını öldürme modasına uyan adi köpekleri "ulan kimisi güle oynaya öldürür, kimise ağlaya yalvara ister bulamaz" diyerek kınamam,
Her biri onlarca mutsuz evlilik yapan, yüzlerce adını açıklamak istemeyen izleyicilerin hayat hikayelerini dinleyip "hah yavrucum, hah kızım, aferin, daha gidin bunlara varın siz, gidin böyleleriyle evlenin, e mi" diye hayıflanmam...

Evleneli daha 20 gün olmuş bir erin şehadet haberi verilirken vatan uğruna ölen bir askerden ziyade "gönlünün muradına doyamadan ölen bir delikanlıya" üzülmem ,

Aman şu filmi izlemeyim de ilk onunla izleyim, aman bunu yapmayım da ilk onunla yapayım çabaları,

Hep evde kaldığımın göstergeleri işte...

Haliyle üzüntüsü olsun, sevintisi olsun fazlasıyla yoğun duygular yaşayınca insan neyi nasıl diyeceğini bilemiyor. Sonuçta dil bu, nereye eğersen oraya bükülüyor, ya da öyle birşeydi işte, neyse.

Eee böyle hissederken, içimde paylaşılmayı bekleyen zirilyon tane şey varken tutup burada bilmemneizmin yükselişinden yada falankolojinin çöküşünden bahsedemiyorum tabii.

Aynı şekilde sürekli bahsedip durduğum şey dışında başka birşeyden de bahsedemiyorum ne yazık ki...

Neyse diyelim,

Yine neye niyet, neye kısmet bir zırva oldu bu da.

Bir gün ufuklarımı genişletip, hayata bambaşka bir pencereden bakabilip karşınıza tekrar çıkmayı umuyorum.

O zamana kadar böyle idare ediverelim biraz.

Hoş görünüz.

Hoş kalınız.

Sevgiyle kalınız.
(^_^)

------------------------------------- 
Katıldığım onlarca düğünden edindiğim tecrübeler ışığında,
sizlerle gelin ayakkabısına isim yazdırmanın incelikleri paylaştım.
Renklerle öneme göre derecelendirme de yaptım ki kolay kavrayasınız.
Haydi bakalım, iyi olan kazansın!!!

Boşluk Doldurumbaç

Kendimi fazla mı tekrar etmeye başladım, dert dökme isteğimi mi kaybettim bilmiyorum ama bu Haziran ayı (evet, ayı anlamındaki ayı) tek kelime etmeden geçmesin istedim.

Geçsin istememiş de olabilirim, ner heyse işte...

----------------------

Yeniden umut dolu bir rüyaya dalıp, "bana da bir şans tanıyın artık" diye haykırarak uyandım her zamanki gibi... Yada yok uyanmadım, uyumaya devam ediyorum. Geçen bi rüya gördüydümdü, uyan uyan bitmiyordu vs...

Hani şu vara yoğa felsefişik yorumlar yapan ve benim sebepsizce gıcık olduğum gizli bir örgüt var ya, şöyle buyurmuşlar bir kere daha, yoksa kusur kalacaklarmış gibi: "Hayatta hiç keşkeleriniz olmasın, siz siz olun keşke sözcüğünü kullanmayın hiç, pişmanlıklarınız da olmasın".

Oooooooldu bebişim, sen tel. bıraq ban sni ararım demek istedim onlara...

Çeyrek asırlık diyerek kendimi bir halt zannetmemi sağlayacak bu neredeyse 25 yıllık ömrümde bir tane de kendi alın terimle kazandığım keşkem olmadı!

Keşke şunu yapsaydım veya yapmasaydım dediğim şeyler incir çitleğini bile zor dolduracak şeylerdi hep.

Keşke bunu bana yapmasalardı dedim bildim bileli, keşke böyle davranmasalardı bana; keşke bir de bana gelselerdi, bana sorsalardı dedim...

Dedim ya hiç ben kaynaklı keşkelerim olmadı.

----------------------

Bana azıcık değer verenler, belki sırf ben üzülmeyim diye, belki sırf benden daha büyük olduklarını ispatlayabilmek için, belki de her nedense işte, beni teselliye çalıştılar hep.

Ama lakin fakat ancak,

Herkesten evvel, ben kendi kendime telkin ediyorum inancını yitirme, sabret, kendine hakim ol diye de...

Yahu, zaten inancımı yitirsem ne olacak?
Sabretmesem mesela?
Hakim olmasam kendime?

Hegigeten pek merak ediyorum ne olacak yani?

Sabretmeyip de ne yapacağım?

"Dur yav, bugün bi sabretmeyim bakiim" desem değişen ne olacak ki?

Eveeeet, bu olayla birlikte sabrımın sınırına dayandım desem mesela, artık nasıl olacaksa o, ne olacak sonrasında?

Dünyayı mı yakacağım, insanları katletmeye mi başlayacağım, inandığım değerleri ateşe mi vereceğim, ne olacak yani?

El mahkum zaten, eşek gibi de sabredeceğim...

Ama hani diyorum,
Bazen bir teselli vermekten fazlası olsanız?
Mesela bir teselli olsanız?

Sağolun, beni harika biri olarak gördüğünüzü söylediğiniz de oldu, bana hayran kaldığınızı da.

E o zaman neden, buna rağmen hala arkadaştan fazlasını ifade edemiyorum sizin için?

Fazla mı iyi miyim?
Yada fazla iyi olmak nasıl gerizekalıca bir tabirdir biri açıklayabilir mi? Az iyi, kısmen iyi, çok iyi, ip iyi gibi alt türleri mi var iyi olmanın?

Evrim süreci hakkındaki "madem insanlar maymundan gelmiş, neden hala maymunlar var o zaman" anti-tezi belki bazı çevreler için basit kaçıyor olabilir.

Ancak benim de hayata dair bir tezim var:
"Madem ben bu kadar iyiyim, harikayım, şöyle iyi, böyle güzelim, o zaman neden bana aşık olmuyorsun?
Madem bana arkadaş gözüyle bakıyorsun, o zaman neden aşık olduğun o kişiye de arkadaş gözüyle bakmıyorsun?"

O kimlere kimlere ezdirdiğini sanki Normandiya Çıkarmasından gelmişçesine anlattığın kalbini, kıymetini bileceğine inandığın birinden niye sakınıyorsun a güzelim?

Moskova'nın burnunun dibine kadar sokulup da vazgeçip Stalingrad'a gitmeye karar veren Hitler misin sen?

Hani aşkı savaş olarak görüyorsun ya madem...

----------------------

Keşkelerim olmaması için dile getiriyorum bunları.

"Keşke bir kerecik bile olsa dile getirseydim" dememek için.

Bıktığım için değil kesinlikle ama, artık ben de bir arkadaştan, bir dert dinleyiciden fazlası olmak istiyorum.

Ben de arzu edilebilir, aşık olunabilir biri olduğumu bilmek istiyorum artık!!

Böyle yaptığım için bazı teknisyenler şaftımın kaydığını, rot-balans ayarlarımın bozulduğunu, platinlerimin meme yaptığını söylemeye başladılar.

Şirinlik abidesi veya kedi yavrusu yada hiç olmadı Muhterem Peder José saflığında yaşamaya azıcık ara verip, bazı şeyleri konuşmaya başlayınca ben de triger kayışımın koptuğunu düşünüyorum bazı bazı, aklıma gelmiyor değil. 

----------------------

Ulaşılmaz biri de değilim halbüse.

Elinizi uzatsanız dokanacağınız yerdeyim.
Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsanız, işte tam da o yerdeyim.

Hayattan beklentilerim de abartı derecede düşük, öyle şu kadar para kazanayım, bu kadar evim olsun, şuram şöyle olsun, buram böyle olsun demem hiç.

Nohut oda, bakla sofa yaşamayı pek severim. Etliye sütlüye dokunmadan güzelce geçinip giderim.

Hatta o eti sütü de ben temin edeyim, olmayanlara da paylaştırayım!

Bana değer veren, beni takdir eden, seven biri olduktan sonra.

Yani aslında teorik olarak, hayattan bir ağaçın beklediğinden fazla şey beklemiyorum. Kesilmeyim, tahta kuruları beni yemesin, ormanım huzurlu olsun yeter bana.

Köklerimle sarabileyim, sarılabileyim, sarıp sarmalayım, bırakamayacağım kadar sıkı sarmalayım; meyve vereyim, meyvelerim yensin, yiyenler mutlu olsun. Kuşlar gelsin gölgemi paylaşsınlar...

Demiyorum ki ormandaki en büyük ağaç ben olayım, dallanıp budaklanayım, dallama olayım bilmem ne...

----------------------

Bazen de düşünüyorum,
Acaba gerçekten böyle olmasını istediğim için mi böyleyim? Yoksa bazı şeylere zorunlu kaldığım için mi, el mahkum olduğu için mi?

Gerçekten böyle kalender biri miyim?

Yoksa aksi gibi olmaya gücüm yetmeyeceği için mi?

Diyorum ya, sabretmeyip de ne yapacağım ki zaten? Etim ne, budum ne ki benim?

----------------------

Hayatta herşey akıp giderken, bu akıp gidenlerin bazıları bir ceylan pınarına, bazıları da pisuvar aracılığıyla lağıma karışırken herkesle birlikte aynı su içinde olmak fakat nereye aktığımı bilememek beni ziyadesiyle yoruyor, üzüyor, hatta korkutuyor.

Tek istediğim o yolda birlikte akacak bir su bulmak. Ondan sonra ister dere yoluna, ister ayak yoluna karışayım umurumda olur muydu hiç!

Uzaktan ve yabancı gözlerle bakan sizler için birşeyler ifade edebilmeyi o kadar çok isterdim ki...

Nacizane,
Tüm bu amaçsız, gereksiz, ancak bir o kadar da samimi zırvalarımı, siz ucundan kıyısından mekanıma yolu düşen meçhul dostlarıma,

Ama en önemlisi de,
Bir kıyıda köşede, benim gibi sümüğünü çeke çeke ağlayan, henüz müşerref olamadığım kısmetime armağan ediyor,

Ve huzurlarınızdan sevgiyle ayrılıyorum efendim.
(^_^)

----------------------

 
 Akıllı erkekler, duruşlarıyla etkilerler, balo kralı olurlar ve en güzel kızı öperler...
Yani muhakkak ki öyledirler...
Öyle olmalıdırlar...
Olmalıydılar...
Olsaydılar...
Offf...