Dar Çevreler

Hiç "kimselerin beni tanımadığı, benim de kimseleri tanımadığım, sessiz sakin yaşayıp gidebileceğim bir yer olsa da basıp gitsem" dediniz mi?

Ya da demediğiniz bir an var mı?


Benim en çok kurduğum cümle bu da :))

-----------------------

Tamam insan sevgisi dedim, anlayış dedim, hoşgörü, alttan alma dedim, insanlık halidir olur dedim.


Ama bu
derin devlet, ne kadar güzel taraf aramaya çalışırsam çalışayım illaki birşeyleri bana zehir etmeyi başarıyor.

Hani
dış mihraklar falan olsa, neyse diyeceğim. Yok işte, basbayağı etrafımdakiler, içime sızanlar.

-----------------------

Tanıdığım neredeyse herkesin bir şekilde birbirilerini veya birbirilerinin arkadaşlarını, akrabalarını tanıyor olması, eskiden olsa "aaa ne kadar güzel, işte insan olma yolu, hoş tesadüfler, vattırı, vızzırı"  dememe, hatta "eee ne de olsa Adem babanın nesliyiz" gibi çok sosyolojik yorumlar yapmama neden olurdu.

Nedense artık pek öyle olmuyor!

İçimden "Haydaaa, nereden tanıyorsun abi bu adamı, herifin bana atmadığı kazık kalmadı" diyorum.

Birine "Dünyada başka kız kalmamış gibi tuttun tuttun da benim kaçarcasına ayrıldığım o şehirde bir zamanlar aynı okulda okuduğum, yüzünü bile görmek istemediğim o kızı mı sevgili buldun kendine" demek istiyorum.


Diğerine "Bizim elemanla akraba olduğunuzu bilseydim, daha dikkatli davranırdım"  demek, dilimin ucuna kadar geliyor ama diyemiyorum, çünkü o eleman beyefendinin o kadar rezaletini örttüm ki bir anlaşılsa, aile içinde kan davası çıkacak.

Üniversitede aynı sınıfta okuduğum bir arkadaşım beni biriyle tanıştırıyor ve "Vaay demek o apartmanda oturuyorsunuz, biz o zamanlar bir alt katınızda oturuyorduk" diyorum.

Yine üniversiteden bir arkadaşım, o kaçarcasına ayrıldım dediğim şehirde memuriyet kazandı ve anlattığı kadarıyla hep benim yaşadığım yerlerde bulunuyor. O şehir şimdi de onun hayatını mahvediyor.

İnsan türünde değerlendirmekte hakikaten zorlandığım ve sınıf tekrarı yapmaktan aramızda 4 sınıf fark oluşan (sosyal sınıfları kastetmiyorum, yoksa bu arkadaş, dedikleri gibi burjuvanın önde gidenidir :) ) kişi, eskiden okuduğum liseye bir iş için tekrar uğramamla karşıma çıkıyor. Herkese kendini İzmirli diye tanıtmış, oysaki hayatında Konya'nın Hoççaan (Hocacihan) köyünden başka bir yere gitmediğinden de eminim.

Birkaç yıl öncesine kadar çok güzel anılarımız olmasına rağmen, sebebini hiç bir zaman öğrenemeyeceğim bir sebepten o anılarımı kokulu bir gübre yığınına çeviren küçük hanımın büyük kardeşi, annemin evimize sık sık ziyarete gelen eski bir öğrencisiyle yakın arkadaş.

Yine o küçük hanımın lafına uyarak vakti zamanında hiç tanımadığım birine hiç huyum olmayan bir şaka yapmıştım. Neyseki o zamanlar o kişi ne adımı duymuş, ne yüzümü görmüştü. Üniversitedeyken neredeyse hergün aynı tramvaylarda karşılaşmamız ve zamanla arkadaş bile olmamız bir yana, bir bilseydi o çocuk, kendisine gizli numaralardan "o kızla evlenmek istiyorsan, tekrar düşün" şakasını yapan şerefsizin ben olduğumu...

Ki ben bile geçen ay öğrendim, bu terbiyesizliği yaptığım kişinin o olduğunu!

O haltı yiyebildiğime de hâlâ inanamıyorum ayrıca.
Hiç değmeyecek biri uğruna, neredeyse hiç haketmeyen birinin mutluluğuna engel olmak üzereymişim meğerse... Neyseki tek hatam da bu oldu.

-----------------------

Ender olsa bile güzel şeyler de olmuyor değil, hakkını yemeyelim hayatın.

Mesela yıllardır yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen, çok sevdiğim bir arkadaşımın annesiyle, benim annem çok eskiden tanışıyorlarmış. Hatta onun teyzesiyle benim annem çocukluk arkadaşlarıymış da birbirilerini kaybetmişler.

Hayatımı mahveden şehir diye diye dilimde tüy biten o yerde çalışan arkadaşımla aynı ülkelerden göçüp gelen ailelerdenmişiz. Kimbilir, belki de dedelerimiz birbirilerini tanıyorlardı.

-----------------------

Şehirler arasına, hatta birkaç tane de ülkeler arasına yayılan, pek çoğu da şu an aklıma gelmeyen tüm bu ilginç ama maalesef genellikle hoş olmayan tesadüfler karşısında Conspiracy Theory'deki Mel Gibson gibi hissediyorum kendimi artık.

Sanki gizliden gizliden bir komploya kurban gidecekmişim, kimseye de derdimi anlatamayacakmışım gibi...

-----------------------

Hah, hazır aklıma gelmişken.

Hafta sonunun sonunda yaşadıklarım arasına bir güzel şey daha eklemiş oldum.
Arasıra yolda karşılaştığım, her karşılaştığımda da bana verdiği değerden, talihsizlikle sonuçlanan aşk hayatından ve son karşılaştığımızda da aslında geçen yaz çoktan yapılmış olan düğününe beni muhakkak davet edeceğinden bahseden bir arkadaşım vardı.

Dediğim gibi nişanı, kınası, düğünü falanı filanı geçen yaz olmuş bitmiş zaten.

Facebook'ta arasıra mesajlaşırdık ya, ne yalan söyleyim unuttum gittiydi düğünü olduğunu da, kendisini de...
Nereden estiyse dün bir hal hatır sorayım dedim. Adını listede bulamadım bir türlü.

Silmiş beni.
Adını da değiştirmiş.
Biraz uğraştıktan sonra, ortak arkadaşlarımızdan buldum tekrar.

Zaten profilindeki gelinlikli fotoğrafını görünce anladım evlenmiş olduğunu.

Sağolsun.
Nasılsa karşılaşırız bir gün tekrar.

Bende bu dar çevre, etrafımda bu kadar dar anlayış, hayatta da bu kadar çarpık ilişkiler olduktan sonra...

-----------------------

Ve siz, sayın okuyuşkan arkadaşım.
Buraya kadar okuduysanız, iki satırcık daha okuyun da size olan teşekkürümü aktarabileyim.

Kimseye öğüt verme yeteriliği görmüyorum kendimde.
Bunun sebebi sadece kelin, önce kendi kafasında kullanması icab eden bir ilacı başkalarına tavsiye etme aymazlığı değil.

Aynı zamanda anlayış meselesi, her anahtarın her kilide uymaması durumu.

Fakat özellikle de hayatında kazığını yemediği tek kişinin, henüz tanışmadığı insan olduğu bu bendenizin, yine hayatında hiç yüzünü görmediği, adını bile bilmediği sizlere içini dökme arzusu.

Olur da zaten tanışıyorsak, ne âlâ...
Ki bu yazıdan çıkartılacak bir ders olarak, muhakkak sizinle de bir şekilde tanışıyorumdur zaten :))

Öyle bi sevgiyle kalın ki, aklınız hayaliniz dursun canım, olar mı?
(^_^)

-----------------------


Hafta Sonunun Sonu

Cumartesi ve Pazardan müteşekkil ve kime sorup da hafta adındaki yedi günlük bir dizinin son ikincisi ilan ettiğimizi anlamadığım bu son hafta sonunda, hayatımın geriye kalan, en azından bugüne kadar geçen hiç bir gününde yaşayamayacağım, göremeyeceğim, öğrenemeyeceğim kadar çok şey öğrendim.

Haydi bakalım alın, okuyun, anlayın şimdi bu cümleyi...

--------------------
Okul zamanlarında bile bu kadar bir arada olmadığımız, okullar bittikten sonra da can ciğer kuzu sarması olduğumuz arkadaşlarımla bir araya zaten ara sıra gelirdik.

Ama özellikle bu son haftaki buluşmamız, ilk defa şehirler arasına mâl oldu ve bir arkadaşım hafta sonu izninde, buraya geldi.
Geldiği şehirde zorunlu olarak bulunuyor, memuriyeti orada kazandığı için..

Benim yere yere, yerden yere vura vura doyamadığım, ömrümü mahveden o şehirde...

Konu ikimizin de hayatını aynı şehrin mahvetmiş ve mahvetmekte olduğu, hatta soyumuzun da aynı ilginç tesadüfle aynı ortak kökene dayandığı olsaydı, belki şu an sadece sevindirik bir çocukcağız olarak huzurlarınızda bulunacaktım.

Lakin herkesin hayatında kötü izler bırakan bir kişi, bir memleket, bir yıllar zinciri ve daha nicesi zaten Adem babadan beri bilinen bir gerçek olduğu için zırlak bir tavır takınıyorum an itibariyle...

--------------------

Tanıdığım tüm kızların bana kardeş gözüyle bakması gibi bir onura mazhar olduğumudan beri artık daha az mızmızlanıyorum.

Artık asıl üzüldüğüm şey, sevgili kız kardeşlerimin başlarına gelen olaylar.

Anlam veremediğim olay zincirleri, zincir halkalarını teşkil eden tapılası erkekler, masum aktiviteler, uğruna kapı kapı gezmeler, yenilen kazıklar, atılan kazıklar...

Herkesin ilişkiler konusunda Ordövr Profesör falan olması.

Sahi, bir de bu kazıkların verdiği acılar, o acılardan kurtulma yöntemleri...
Bazen etrafımın Borderline insanlarıyla dolu olduğu izleminime kapılışım...

--------------------

Tamam herkesin acısı kendine, tatlısı da kendine.
Kimsenin haddi değil insanların üzüntüleriyle dalga geçmek.

Hatta yardımcı olmak, arkadaşlarımı böyle zor zamanlarında teselli etmek, mutlu etmek isterim hep.

Ama, fakat, lakin, gel gelelim, ne var ki;

Neden şeytanın bile aklına gelmeyecek, veya gelse gelse anca şeytanın aklına gelecek tesadüflerle, kendimi o acının sebebi olarak buluyor ve bundan da en son ben haberdar oluyorum?

--------------------

İsmigül Lazımdeğiloğlu adında bir arkadaşım, daha doğrusu artık eski arkadaşım, burnumun dibinde istediği kişiyle istediği şeyi yaşadı. Her fotoğraflarını benim yanımda çekindiler, hatta fotoğraflarının çoğunu bana çektirdiler.

Sonra beni son derece ilgilendirmeyen bir sebeple ayrıldılar.
Ardından bu hanımkişinin yeni sevgilisi, nasıl bir güven ve sadakat örneği olduğunu ısrarla anlayamama rağmen (ki bu cümleye dikkat, bol bol kullanacağım) bana, benim gibi adını sanını, yeni sevgilisiyle olan mesafesini bile bilmediği bir adama mail yoluyla ulaşıp bilgi toplamaya çalıştı.

Kendilerini itina ile def etmem, hatta bu meselenin üzerinden de yıllar geçmesi yetmiyormuş gibi, işte tam da bu hafta sonu, o kızın eski sevgilisinin bana nasıl küstüğünü öğrendim.

Sözde bu hanımkişi, eski fotoğraflarını bana vermiş, photoshopta eski sevgilisini resimlerden silmemi istemiş. Ben de olanca aymazlığımla bunu yapmışım. Ve bunu bana söyleyen kişi bu mevzu bahis olan eski sevgili!

Daha yerel bir deyişle, "boşadığı avradın yeni kırığıyla muhabbet eden herif".

İki eski veya yeni sevgilinin aralarındaki ilişki beni zerrece ilgilendirmezken, bir de hain arkadaş, hatta şerrrrefsiz fotoşopçu durumuna düşmüşüm, farkında bile olmadan.

Ve aylardır da öyle nerede karşılaşsam ben bu adamın yüzüne gülüyordum, vaaay helalsin, kralsın diye şirinlikler yapıyordum kendilerine...

Sağolsun o da günahımı alıp bana gönül koymak yerine, zahmet edip bir de bana sormadı meseleyi.

-------------------- 

Yine dişi cinsiyete mensup bir arkadaşımla konuşuyoruz ve bilumum muhabbetin dibine vuruyoruz.
Sonra aradan geçen bir aylık süre boyunca hiç çıt çıkarmıyor.

Sonra bir gece yarısı çıtın tillahı çıkıyor:

Son konuştuğumuz hiç hoşuma gitmedi, şerefsizliğin alemi yok, seni siliyorum, bir daha da benimle konuşma!
O günü kafamda canlandırıyorum. Hatta o gün yazdıklarımızı zirilyon kere tekrar tekrar okuyorum, nerede yanlış bir laf ettim diye. Zeki Müren'den bile hallice edepli konuştuğuma kanaat getirmeme rağmen bir türlü çıkış bulamıyorum.

Sonra yeni bir mail geliyor.
Meğerse bu hanımkişinin sevgilisi, nasıl bir güven ve sadakat örneği olduğunu ısrarla anlayamama rağmen (Varan 2) kızın hotmail, msn, facebook ve daha bilumum şifre ihtiva eden profillerinin şifrelerini biliyor ve arasıra girip kontrol ediyormuş.

Zaten sonradan erkek arkadaşıyla konuşmuş, nasıl yaparmış böyle birşeyi, kızmış, o kim oluyormuş da onun ağzından şeyler yazıyormuş, "benim özel hayatıma karışma" gibi çok yaratıcı cümleler kurmuş.

O erkeğin üzerine benim saydığım kadarıyla iki kere de yeni sevgili gelip gitmiş.

Tabii bunun özrünü yine bu hafta sonu almış oldum. Gelip gidenlerinin maceralarını da öğrenmiş oldum.

-------------------- 

Son derece seviyeli ilişkilerini son derece seviyeli sözleriyle anlatan son derece eski arkadaşım, kendisiyle aynı sınıfta olduğum için, sınıfımızı basmaya gelen (evet, bildiğiniz, mecaz değil, gayet gerçek anlamıyla basmak) eski sevgilisinin şerrinden beni korumak için neler çekmiş, bir bilseymişim...

Sağolsun bu hafta sonu onu da bildim.

--------------------

Anne babaları "aman evladımızı okumaya gönderdik" diye kendilerini kandırırken, kırdıkları cevizlerle Emre Altuğ'un ceviz korkusuna hak verdiren, Ortadoğu ve Balkanlardaki ceviz stoklarını dolup taştırttıran, vakti zamanında kendilerine danışmadığım halde zina ile ilgili fetva da vermiş olan dostparelerime bu hafta sonu hayran kaldım.

Üstüne, bana da ilişkiler hakkında, evleneceğim kişi hakkında, aile yapım hakkında çok felfecir direktifler vermelerini şaşkınlıkla izledim.

İleride evlendikleri kızlara nasıl bir güven ve sadakat örneği göstereceklerini ısrarla anlayamamaya devam ettim.

Evlendikleri gece eşlerinin yüzlerine nasıl bakacaklardı acaba?

-------------------- 

Hayatımda ilk defa Recep İvedik denilen iğrenç varlığa hak verdiren ve "bu ne dingil hayat, bu ne kopuk hayat, bu ne manyak yaşam tarzı" dedirten, bazen kendimi ucunda kıyısında değil, çoğunlukla istemeden de olsa bizzat içinde bulduğum, daha azıcığını bile yazmamış olduğum, inanmak bile istemediğim tüm bu olaylara ne tepki vereceğimi bilemedim.

Aslında yine onlara bir şey demiyorum.

Hayat bu, kimse istediği şeyi, istediği gibi yaşayamıyor malesef.

Asıl ben, kendim, tüm bunlar karşısında kendimi nasıl değerlendireceğim, onu bilemiyorum.

Herkes beni kendi arasında bolca değerlendirmiş.
Çok da detaylı değerlendirmiş hani.

İşin garibi bir tanesi de asıl içimden geçeni tutturamadı, benim yaşadıklarım, yaptıklarım hakkında zerre kadar bile tutarlı tahminlerde bulunamadı, buna rağmen beni kendi doğrularıyla yargılamayı becerdiler ve TÜM BUNLAR OLURKEN BENİM RUHUM BİLE DUYMADI...

--------------------

Herşeye rağmen en sevindiğim şey, misafirimin, "haydi Syrano bir yana, ben ondan da çok üzüldüm bu yaptığına" demesiydi.

Ben de çok isterdim ona herşeyimi anlatabilmeyi, hayatı onun huzurunda yargılayıp ipe göndermeyi veya beraat ettirmeyi, kimse beni anlamıyor derken kastettiğim şeyin klasik bir ergenlik bunalımı olmadığını...

Hiç yapmadığı bir şey olduğu halde, içip içip ana avrat düz gitmesine sebep olan şeyin tesellisi olmayı.

Ben de anlatmak isterdim, yedi yıl bir hayalin peşinden koşmanın ve sonunda avucu tuz, biber ekip ekip yalamanın ne demek olduğunu...

Kardeş kaybetmenin acısını, aileyi bir arada tutmanın kaç cana, kan kana mâl olduğunu...

Ki lüzumu halinde ben de Little Emrah: Brotherhood of the Acı filminde oyuncu olabilirim, üstelik rol yapmam da gerekmez, kendimi oynarım...

Belki de hayattaki tek derdim bir kızın bana vermesi veya bir oğlanın benden alması olmadığı içindi kimseye laf anlatamıyor olmam.

--------------------

Hasılı;

Kimsenin cinsel hayatı beni ilgilendirmiyor, anlatmak için ölüp bitseniz de dinlemem.

Bana sevgili bulmak için ürettiğiniz fikirleri memnuniyetle ve bıkkınlıkla karşılıyorum. Hem zaten kendiniz uymuyorsunuz, hem de sizin anlayışınız bana en az Ajdar Anık'ın mayolu fotoğrafı kadar itici ve ters geliyor. Yine fikir vermek isterseniz verin, ama benim de birşeyler düşünmektan yoksun, tek hücreli bir canlı olmadığımı unutmayın.

Kendinizi marangoz olarak görmenizi bir yere kadar anlıyorum ama karşınızdakini neden odun olarak görüyorsunuz onu pek anlayabilmiş değilim. Sizi cebimden çıkartabilecek olma potansiyelimi görmezden gelerek kendinizi komik duruma düşürüyorsunuz.

Hem nezaketen, hem de sırf ileride siz de bana karşı ısrarcı olamayasınız diye beni her sattığınızda, her ektiğinizde alttan alıyor, üstüne ben özür diliyor ve hiç bir konuda ısrarcı olmuyorum. Ama sizin bahanelerinizin kutsallığı karşısında benim sebeplerimin bu kadar geçersiz olması sinirlerimi feci şekilde yıpratıyor.

Ve en önemlisi,
Benimle bir sorununuz olduğunda bunu benden başka herkesin biliyor olması yüzünden karaciğerim iflas etti, boynumdan ikinci bir kafa çıktı, ayaklarım toplu greve gitti. Yeter artık.

Belki gözünüzde Muhammed Ali Clay gibi her tuttuğunu koparan, yumruğuyla dağ deviren bir imaj vermiş olabilirim. Fakat sonunda beni de Parkinson hastası yapmayı başarmak üzeresiniz.

--------------------

Hayatı seviyorum.
Yaşamı kuşlar, böcekler, vattırı, vızzırı gözlükleriyle izliyorum.

Dünyayı adam etmek için öncelikle kendimi tımar etmeyi yaşam felsefesi edindim.

Fakat ortada düzeltilecek bir dünya, hopidik hopidik olunası kuşlar ve böcekler olmadığı gözüme gözüme sokulurken, bunu yapmakta çok zorlanıyorum.

Biraz saygı...
Çok mu şey istiyorum?

--------------------

Eski güzel günler anısına

 

Yaş 27, Yolun Sonu Eder.

İşi gücü (hangi iş? hangi güç? ha? ne?) bırakıp oturdum, Sin City izledim efendim.

Ölesiye geberesiye seviyorum bu filmi.
Şiddeti estetikle bu kadar kaliteli buluşturabilen başka bir film tanımıyorum ben. Ne mümkün, na mümkün!!!

Film bitince bar kızı Shellie'yi kim oynuyordu diye kafama takıldı birden, kızın adını unuttum. Daha önce 8 Mile filmindeki sarı sürtünk olarak tanıyordum kendisini ama işte kafa mantar olunca, unutuverdim.

Brittany Murphy hanım kızımız olduğunu google efendinin nacizane sayfalarında hatırlama şerefine nail oldum. Lakin Brittany Mur... yazdığım esnada sevgili explorerim (tarayıcı, saç, yün, kıl) daha önceki aramaları da karşıma getirdi:

Brittany Murphy öldü

Abi bi nefes al, kızın adını sorduk sen cenaze çıkarttın demeye kalmadan öleli de bir ay olduğunu gördüm.

---------------------

Afalladım kaldım birden.
Az önce hayatımın filminde izlediğim, 32 yaşında bir oyuncu, evinin banyosunda ölü olarak bulunmuş.

Hakkında hiçbirşey düşünmediğim biri ama aynı zamanda bundan sonra da hiçbir yeni işini göremeyeceğim biri.

Durduk yere duygulandım abi, ciddi ciddi duygulandım valla.

Aynı duyguyu 2001'de Aaliyah'ın ölümünde yaşamıştım. Queen of the Damned (Lanetliler Kraliçesi) filmini izledikten bir gün sonra abi çoktan öldü o kız, haberlerde de vermişlerdi dediler.

Sanki daha dün birlikte birşeyler yaptığım eski bir dostum ölmüş gibi...

---------------------

Bugün kimler geldi kimler geçti muhasebesi yapasım geldi Brittany yüzünden.

Ve açıkçası yazdıklarımdan sonra iki şeyden çok korktum:
Saç uzatmaktan ve 27 yaşına gelmekten!

---------------------

  • Aaliyah: Çok kaliteli soundtrack'ı ve tabii mevzu bahis Aaliyah ve filmdeki Akasha rolü dışında pek de ahım şahım olmayan Queen of the Damned filmini izlediğim gün hayatıma giren, oysaki başrolünü oynadığı bu filmi bile izleyemeden çoktan hayata veda etmiş, feci derecede güzel, sesi yumuşacık, tam bir hanımefendiydi kendileri. Kendisine Aliye, kardeşi Rashad'a da Reşo derdim. Missy Elliot'un Work It klibindeki Aaliyah resimli araba ve paltolardan almak isterdim. Ve bugün 23 yaşıma girmek istemeyişimin ufak nedenlerinden de biridir. 22 yaşında, bir uçak kazasında öldü benim kara elmasım.



  • Janis Joplin: İlk defa tesadüfen Jefferson Airplane grubuyla ortak bir işlerine denk gelmiştim ta ne zaman da "ne sırıtık bi kız bu" deyip geçmiştim kendilerine. İşi ve fotoğrafları dışında bir ilgim yoktu, lakin daha 27 yaşında ölmüş olduğunu duyunca çok üzülmüştüm. Her ne kadar uyuşturucu yüzünden kendi sonunu hazırlamış olsa da..




  • Jim Morrison: Apocalypse Now filmindeki The End şarkıları sayesinde hayatıma giren, The Doors grubunun efsane yakışıklısı, Kertenkelelerin Şehinşah'ı, Lizard King... Yine uyuşturucu yüzünden 27 yaşında kalp krizinden ölmeseydi, bugün ondan imza istemeye gidecek kadar Amerika yolcusu olabilirdim.






  • Jimi Hendrix: İlk defa fi tarihinde bir kanalda, gitar yakıp etrafında dans ederken görmüştüm. En sevdiğim şarkısının Voodoo Child mı, yoksa Voodoo Chill mi olduğunu hala tam olarak öğrenebilmiş değilim. 27 yaşında uyuşturucudan ölmemiş olmasaydı belki kendisine sorabilirdim. Çok afedersiniz ama bok var da kullanıyorsunuz o mereti zaten!!! Kızdım, evet!!












  • Barış Akarsu: Hele sen be Barış, hele sen!!! Islak ıslak bakan sevdiğin uğruna feleğin tekerine çomak sokardın de ne oldu? Felek senin tekerini 28 yaşındayken yoldan çıkardı da o ceylan gözlerinden, ipek gibi sesinden mahrum kaldık be erkek güzeli. Gelir mi senin gibisi bir daha?
  







  • Kerim Tekin: Ölümün hiç de öyle kara kanatları olmadığını, bilakis "Kar Beyaz" olduğunu öğreten, ölmeden hemen önce çektiği filmindeki gibi, bir trafik kazasında, 23 yaşında ölen pırıl pırıl insan. Konservatuar sınavında da senin şarkını söylemiştim, içimden birşeyler koparak... Sınavı kazanamadığım yetmediği gibi az kalsın trafik kazasına da kurban gidiyordum. Bakalım senin kadar yaşayabilecek miyim.





  • Gökhan Semiz:  Ben Gökhan Semiz ile büyüdüm. Komediyi hiciv ile böyle ustaca birleştirebilen başka da kimse tanımadım. Hatta üstüne de "başka kimse yoktur" diye de ekledim, o kadar. 29 yaşında trafik kazasında vefat etti. Sazların çalındığı o çamlıcanın bahçelerinde arabasının teybini de çalmışlardı zaten. O mahur beste çalındığında Müjganla birlikte fenalaşırlardı. Sayelerinde özenti Turkish Cowboylar'ı tanıdık da gelecekte türeyecek olan Çakma Polat Alemdar, Kıytırık Deli Yürek, Uyduruk Ağır Abi ve birçoklarına karşı önlemimizi alabildik...







---------------------

Gerçekten de ölümden öte köy yok. Ölenler için önemli olan nokta geriye iyi ve hatırlanası birşeyler bırakabilmek.

Yaşayanlar için ise bazı şeylerin kadrini kıymetini, onları kaybetmeden, onlar ölmeden önce bilmek herhalde...

Fıstık gibi ablaları veya taş gibi abileri kendimle bir tutmak gibi olmasın ama öldükten sonra da böyle resimlerim elden ele dolaşacak, hiç olmazsa yaptığım güzel şeyler hatırlanacak, o da olmadı adımı sürekli hatırlayan biri olacak mı?

Ne yaptın be kızım Brittany Murphy?
Gece gece bunalım ettin beni.

Offf offf sevgiyle kalın ya...

---------------------

Sin City'den Bir Sahne

Shellie: Bana bak piç kurusu!
Çeneni kapat yoksa o küçük bamyanı kesiveririm.

Ölüme Yakın Deneyimler Şeysi

Yüzünü beyaza, dudaklarını siyaha boyayanlara, ters pentagram dövmesi yaptıranlara, üstüne yılan sarılmış haç yalayanlara falan bir lafım yok...

Ölümden tahrik olanları, güya hikaye yazıyorum diye devrik olan ve içinde hiçbir anlam bütünlüğü olmayan saçma sapan cümlelerle ölüm tasvirleri yapanları da es geçiyorum. 

Tanrı rolü oynayarak tüm insanları cehenneme gönderip duran ulemaya (!) tek kelime laf bile etmiyorum...

Asıl laf ettiğim, ölümden sonrası hakkında ahkam kesenler.

Değinmek istediğim, hele de Tanrıya inanmadıklarını söyleyenlerin bile öldükten sonra neler olacağı konusunda illaki ruhani varlıklardan, hiç olmadı antik çağ tanrılarından söz ederek kendileriyle çelişkiye düşmeleri, hiç değil!

------------------------

Dannion Brinkley adlı "Hristiyan" bir amca, telefonla konuşurken yıldırım düşmesi sonucu ölmüş.

Bildiğiniz ölmüş yani, kalp masajı, adrenalin, derken morg...


Morga kaldırmak üzere hazırlarlarken ölüm anından 28 dakika sonra adam kendine gelip öksürmeye ve hastaneyi paniğe sürüklemeye başlamış. Michael Jackson'un zombili Thriller klibinden bir sahne yaşanmış resmen.

Bunun üstüne adam kitap yazmış "Saved by the Light
- Işık Tarafından Kurtarıldı" diye.

Kitapta, öldükten sonra içinin sevgiyle dolduğundan, beyaz bir ışığın onu göğe yükselttiğinden söz ediyor. Işıkla konuşuyor, ışık ona Tanrının insanlar hakkındaki düşüncelerinden falan bahsediyor vs vs vs...

Bu ışık ona kehanet mahiyetinde birşeyler de göstermiş gizliden gizliye ve dünyaya geri döndermiş hasılı...

------------------------

Üstteki olayın bir benzerini geçen aylarda Batman'da 54 yaşındaki Hasan Altun adlı "Müslüman" bir amca daha yaşamış.

Amcanın kalbi durmuş, 25 dakika boyunca tıbben "ölü" durumuna gelmiş.
Geçici olarak takılan bir kalp pili sayesinde amca tekrar dirilmiş netekim.

O 25 dakikalık "ölüm" halinde hiçbirşey hatırlamadığını, kendine geldiğinde ilk söylediği sözün "ya bi sigara yok mu?" olduğunu belirtiyor gazetede...

------------------------

İki insanın hayata ve ölüme bakış açısını, hatta öbür tarafta gördükleri muameleleri okudunuz.

Eğer öbür tarafta gerçekten neler döndüğünü merak ediyorsanız lütfen intihar etmeyin!


Gidip Polat Alemdar'a sorun.
Evet, çok ciddiyim!!

Ölümün ne olduğunu, kafatasının Frontal (alın bölgesi), Periatal (yan) ve Lambdoidal bölgelerindeki deliklere rağmen Bir Buçuk İskender efendinin elinden kaçıp göle girmeyi bile başaran bir insandan daha iyi kim bilebilir? (Delikleri de sakızla kapattı galiba...)


------------------------




Vıcık Beynine Türküler Yaktığım...

Uyku düzeni olan, daha doğrusu düzeni olan insanları takdir etmişimdir hep.


Hayır yani düzen karşıtı falan değilim, sessiz sakin bir vatandaşım. Hatta düzensiz hayatımdan şikayetçi de değilim ama...


Aslında çoğunlukla, gerçekte ne istediğimi pek bilmiyorum.


Yani sağa sola hep diyorum "artık uyku düzenim olsun, gecemi gündüzümü bileyim" falan diye ama bunu gerçekten istediğimi sanmıyorum.


Gerçi hergün sabahlayarak ne yapıyorsam...
Bırak geceleri, gündüzleri bile sokağa çıkmak istemiyorum.


Keşke herkes benim gibi sabahlasa...
Barlarda, meydanlarda harcamasa kendini!


Evinde otursa keşke herkes güzel güzel, çayını içse sobasının başında, dışarıyı seyretse, taksa kulaklığını da müzik dinlese...

Gündüz vakti de o havaya giremiyorum ki;
Müziğin en gizemli anları hep gecenin karanlığında yakalıyor beni.


---------------------


Kargaların neden yeme ihtiyacı duyduklarını ve bunun için de neden özellikle sabah vaktini seçtiklerini bilemediğim, kaka diye de tabir ettiğimiz ordövrlerini yedikleri zaman yavaş yavaş uykum gelmeye başlıyor.

Şairlerin her bir hüzmesine sayfalar döktükleri o güneş, ne kadar çok görünmeye başlarsa, ben de o kadar çok baymaya başlıyorum.

Sonra "loading" ekranı geliyor gözümün önüne,
Syrano Uyku Edition, bekleme konumundan çıkıyor ve masaüstüne dönüyor...

Casting geçiyor önümden, şimdiki rüyamda bulunan oyuncuların adları yazıyor, gelecek rüyaların fragmanları veriliyor falan...



Taaaaaa kiii, hi hi hiiii (Hakkı Devrim'in Vodafon reklamındaki gülme efekti)...

Güneş kapımı çalıp çalıp da beni uyanık olarak bulamayınca, geldiği yere geri dönene kadar.


Bazen şu Matrix dediğimiz şeyle hayatımı fena halde bağdaştırıyorum.


Gündüzleri Metrikis,
Geceleri Velkam tu dı riyıl wööld...


Aslında olması gerekenin tam tersi yani! 


---------------------


Günleri karıştırma meselesi başta hiç dikkatimi çekmezken, hangi ayda olduğumu da unutmaya başladığımı farkedince kısmen oha falan oldum açıkçası.


Benim gibi herşeyi bilme, herşeyin kontrol altında olduğundan emin olma takıntısı olan biri için bu aslında büyük bir sorundu.


Sonra birden aklıma geldi;
Benim hiçbir zaman düzenli uyuduğum olmamıştı ki...
Hangi ayın hangi gününde olduğum zaten ne zaman işime yaramıştı ki ?


Yani ilkokul denilen yarı açık ceza evlerinde bize öğretilen akşam 9'da yatıp sabah 9'da kalkma olayını ben kendimi bildim bileli uygulamamıştım hiç...


---------------------


Zamanla bir şey daha türedi ki, rüya ile gerçek arasındaki farkı da farketmemeye başladım.


Yatmadan önce ne yediğimi hatırlamak bir yana, dün okula gidip gitmediğimden, evimizde gerçekten bir yangın çıkıp çıkmadığından, yada bana sokakta laf atan birini kör testereyle doğrayıp sobada yaktığımdan veya yakmadığımdan gerçekten emin olamamaya başladım.


Gördüğüm şey rüya mıydı yoksa gerçekten o işi yaptım mı, emin olmak için annemle babamın ağızlarını aramak zorunda kaldım çoğu zaman...


Bazı şeylere "tüh beee, ne güzel gerçek sandıydımdıydı" diye hayıflanırken bazı şeylere de "ulan keşke rüya olsaydı" diyerek çok kahırlar okudum...


Şu da var ki, insanın kendi yaptıklarından emin olamaması kadar kötü bir his yoktur herhalde.


Bunama dedikleri böyle birşey mi oluyor acaba?



---------------------


Bunların üstüne bir de günde 25 saat hayal kurma özelliğim, genellikle zaten hiç yapılamayacak şeyler hayal etmem, çocuksu hayallerimi gerçekleştirme isteğim, bir iş yapmak isterken yolunda gitmeyen en ufak birşey yüzünden o işten soğumam, kendi kafamdan kurduğum şeylere kendi kendimi hayretler içerisinde bırakarak inanmam da eklenince...


Biraz sirke, bilumum baharat, bolca limon suyu ve hafif bir zeytin yağıyla inanılmaz derecede lezzetli olan ve beyin adını verdiğim organım biraz cıvıtıyor haliyle!


---------------------


Demem o ki,
Uyuşturucu kullananlardan, tiner çekenlerden pek de bir farkım kalmamış gibi geliyor bazen.


Kendimi rüyalarla uyuşturuyorum, hayalleri koklaya koklaya beynimi öldürüyorum.


Şikayetçi miyim?
Sapına kadar hayır!
Evet, beyin sapı denen birşey de var!!!


Ve sanırım bu da, bugüne kadar buraya yazdığım tüm yazıların neredeyse tamamının sabahın körü veya gecenin çok geç saatlerinde yazılmış olmalarının sebebini açıklıyor...



---------------------
Neyse efendim,
Allah rahatlık versin


(^_^)

---------------------



 Heinrich Füssli - The Nightmare


Fakat ben olsam; 


Kırmızı bir at çizerdim.
Kırmızı bir at, bak bu da kafası. :))

Yeni Kalsın Yeniler Yeniler Yeniler...


Kaşla göz arasında bu blog da birinci yaşını doldurmak üzere...


Peki bende birşey değişti mi?


Yani gerçekten bu bir yıl içerisinde işe yarar birşeyler yaptım mı? 
Yaptığımı da geçtim, kendime birşeyler kattım mı?


--------------------------


2009 benim için hayatımda hiç yaşamadığım bir duyguyla başlamıştı, burada ilk yazdığım şey de o konuyla ilgiliydi.


Çok şükür daha fazla zarar vermeden oldu bitti.


Hayatta birine kardeş demek için, birine değer vermek için beraber geçen 3 yıl, yeterli falan değilmiş.


İnsan "insanım" diyorsa birşeyler yapmalıymış, evet.
Fakat insan "ben insanım, siz hayvansınız" diyorsa, daha da fazla birşey yapmalıymış!


O güne kadar hayatımda çok kişiye kırılmıştım, gücenmiştim, öldürme isteği bile duymuştum ama hepsi de geçiciydi.


Ama hayatımda ilk defa sildim birini,
Ve affetmeyeceğim de!


Benim yargıcım rolünü oynarken kendisi her an için tam idamlık birini hayatımdan çıkarttığı için Allah'a sonsuz şükürler olsun!

Affetmemeyi de öğrenmiş oldum böylece!


--------------------------

Ölümü tanıdım.


Doğal sebeplerden olmayanını... Dolayısıyla pek de hoş görünmeyenini!


Kardeş acısının ne olduğunu,
Öldükten sonra ne olacağını,
Son durağı...


--------------------------



Çok takip ettiğim, deli divane olduğum, "hadi artık okul şarkıları söyleyip söyleyip kaydedin, yeter ki yayınlayın şu şarkıları" dediğim tüm kahraman ve kahramaniçelerim incilerini döktüler bu sene.

  • Otep, yeni albümünü çıkardı. Evet, tam üstüme çıkardı, ekşi süt gibi kokuyordu :))
Tam istediğim gibiydi, "bu kadar mı isabetli isteklerim varmış benim yahu" deyip kendimi beğenmemi bile sağladı.

Ayrıca çıkış tarihi itibariyle biraz eskice olan "Abominations" adlı bir DVD'sini de edindim bu metalik sarışının. Sırlarını paylaştı benimle, idrar kullanarak nükleer reaktöre eş değer enerji sağlamanın püf noktalarını anlattı, dinledim...


  • Rammstein, o albümü biraz daha çıkartmasaydı oturup kendi grubumu kuracak, şurup olacaktım şurup; grup olacaktım grup. 
Onlar istediğimden çok çok daha iyiydi, harikaydı. Yerde yılan gibi kıvrandırmalarına değdi.
Heybet denilen o şey senden dolup taşıyor be Till. Senden aşağısı Kasımpaşa, Üsküdar, Eminönü, elinin körü...

  • Yasemin Mori, esasen 2008 mahsulü olsa da ben hasata bu sene başlayabildim. Keşke daha da önce keşfedebilseydim.
İhtiyacım varmış, birisinin bana burnumun dibinde duranı, göstermesi gerekiyormuş. Bazen o "kıytırık, aralarında anlam bütünlüğü olmayan, şiir görünümündeki bariz düz yazılı" sözlerde de iş olabiliyormuş.

Aslında maharet Yasemin hanım kızımızda, yani halen sevmiyorum o uyduruk msn iletilerinde kullanmaktan başka bir işe yaramayan sözleri, neyse...


  • Within Temptation neden şeytana uydu? Neden özünü yitirdi? Neden MTV'ye yaranmak uğruna "fiiiçürink" yapma derdine düştü?

Yine de Sharon den Adel, sırf çok sevdiğim bir insana bu kadar benzediğin için seni affettim, The Silent Force Tour ve Black Symphony ile tekrar gönlümü kazandın. Ne kadar mükemmel olduğunu, hatta mükemmelin ne kadar "sen" olduğunu bir kere daha anlamış oldum. Fakat sen gel bırak bu rakın rolu anacım; eski, daha az tanındığın zamanlara geri dön...


  • Benim sevgili, gizli saklı grubum. Sonunda senin o bulunması atomu ve önyargıları parçalamaktan daha zor olan DVD'ni buldum ya...
Artık gerçekten de aramaya inanıyorum, aşka inanıyorum, bu bağlamda benim varlığım hakkında hiçbir fikriniz olmadığı için platonik aşka da inanıyorum.
Siz de tanınmamaya özen gösterin, lastfm'de sizin "top listener"iniz olmak için gece gündüz kastım çünkü :)))

Keşke özel hayatınızda çok yakın arkadaşınız olsam, çıksak gezsek dolaşsak sizinle, birbirimize fıkralar anlatsak...

--------------------------


Eskiden izleyip de birşey anlamadığım, anlasam da bir daha bulup izleyemediğim yaklaşık 20 - 25 adet tane filmi temin edip çölde serap izler gibi oturup izledim, kendimi kutluyorum.


Benden esirgenen şeylerin intikamını aldım, ohhhh, çatla da patla!


--------------------------

  • Sims 2'nin dibine vurmak, her ne kadar Sims 3'ün çıkacağı haftaya kısmetmişse de, yine de vurdum o dibe, çıktım o tavana.
  • Company of Heroes ile tank sesini, kan kokusunu ve bir manga askerin 9 kişiden oluştuğunu öğrenmiş oldum. Bir de Normandiya Çıkartmasından gına geldi, artık olur da yolum Normandiya'ya düşerse hayatta kaybolmam, o kadar ezberlettiler yani!
--------------------------

Evet, bir halta yarama kaygısı taşımayan tüm bu eylemleri ben yaptım, kendimle kısmen gurur duyuyorum, kısmen kendime kızıyorum.


Daha işe yarar, gözle duyulur, kulakla görülür ve para getirir şeyler yapmak istiyorum. Ve bu sene:


  • Aşkın beni bulmasını istiyorum. Ben de aşkı bulabilirim, aramaktan gocunmam. Sadece ortada aranacak bir aşk olduğunu bileyim. Benim için bir aşk yok iken mecnun gibi dolaşıp durmayım etrafta, yoruldum artırırınk...
  • Çekmek istediğim şu filmi çektiğimde kendime güvenim fena halde geri gelecek, istersem bu işi de becerebileceğim inancıyla daha lüzumlu işlere cesaret bulabileceğim.
  • Demin yazdım ama yine yazayım. Hişşttt!!! Aşk!!! Bul beni artık ya..
  • Azıcık şekle şemale girmem lazım, askerlik geldi çattı. Subaylık sınavını kazanamasam da sırtıma 30 kiloyu verdiklerinde saman balyası gibi yıkılmayım bari.
  • Dayanamıyorum ve bir kez daha söylüyorum: Aşk, orda mısın canım?
  • Sabit gelir denen arkadaşla müşerref olmak istiyorum. Üniversite bitiren her insanın tanışmak için yanıp tutuştuğu biriymiş kendisi.
  • Aşk! Anladın canım sen onu...
  • Arkadaşlarımla toplanıp geçmişi kurcalamak istiyorum. Kimsem yok, tüm arkadaşlarım başka şehirlerde, yalnız kaldım, böhüüü, hüngürrrr... Evet ağlıyorum, gözüme hiç birşey kaçmadı, bildiğin ağlıyorum :.( 
  • Daha önce bahsettim mi bilmiyorum ama: Aşk efendim aşk!
  • Hazır elim değmişken şu bilgisayarı biraz yenileyim, Şebnem Ferah yeni albümünü çıkarsın, iki sağlam komedi, bir sağlam aşk filmi çekilsin, multimedya (çoklu ortam da nedir abicim ya, en yaratıcı tercümeniz bu mudur yani?) isteklerim de bunlar. Tevazu sahibiyimdir de işte böyle...
  • Al-Hubb, The Love, Die Liebe...

--------------------------

Bana sanki çok hızlı geçmiş gibi gelen bu yılı da hayırlısıyla tamamlayıp, yenisine girmeyi; daha da nice mutlu yılları nasip etsin Allah'ım...


Sevgilerle
(^_^)


--------------------------
 

Bir Tenasül Organı Olarak Aşk...

Hani aşk çok yüce bir duyguydu?


Hani insan hayatında bir kere, taş çatlasa iki kere aşık olurdu?


Hani aşkı başka duygularla karıştırmamak büyük bir erdemdi?


Hani, huni, huduni?


--------------------

Yoksa zamanında biz mi yanlış öğrenmiştik?


Leyla'nın Mecnun'dan çocuk aldırdığı, bu yüzden ahalinin onu taşa tuttuğu gerçeğini kabullenmek mi istemiyorduk?
Ferhat o dağları Şirin'e kavuşmak için değil, afrodizyak etkisi olsun da iktidarsızlığını yensin diye mi deliyordu yoksa ileride deleceği başka şeyleri mi ima ediyordu?


Duygularından emin olmak falan, böyle Kenan Işık ile Kim Beş Yüz Zirilyon İster yarışmasında sorulan Son kararınız mı? Eminsiniz mi? sorusuna verilecek bir cevap mıydı?


Yoksa Rapunzel adlı, saçının her bir teline güller bağladığım hatunun uzattığı şey, kafadan değil de başka bir uzuvdan uzayan kıllar mıydı?


Yani hiç kızmayın, terbiyesiz seni falan demeyin lütfen!
24 saat televizyonlarda bilumum taraflarımıza sokulup duruyor bu görüntüler!!


Ben sadece en gözüme batanları söyleyip stresimi bir atayım da hiç olmazsa alnımda abazan yazmadığı anlaşılsın.


  • Love in the Timeof Cholera: "Kolera Zamanı Aşk" adıyla beyaz kağıttan beyaz perdeye aktarılan ve dünyanın en temiz aşkından en katıksız pornosuna dönüşen tam bir hayalkırıklığıydı benim için. 

Hayatımın dönüm noktalarından birinde filmin Şakir Ağa (Shakira) tarafından söylenmiş bir şarkısının, filmden alınan sahnelerle yapılmış klibine denk gelmiştim.


Zaten annemle babamın çok hoşlarına giden eski latin müziklerine fena halde benziyordu, zaten benim de başımda kabak yelleri esiyordu, bir de üstüne merak eklenince tamam dedim, benim gözümde on yüz bin milyon yılın romantik filmidir bu...


Akşamlayın kurulduk efendim ekranın karşısına, böyle benim anlatmalarımla, bir de filmin müziğinin verdiği etkiyle beklentiler zaten çığ gibi...


Hatta ilk başlar da mükemmel bir gençlik aşkı havasında...


Ay yazıııık ayrı düştüler, tüh tüh tüh, vah vah vah... derken zamanla filmden gelen sesler ah ah ah, ile ıh ıh ıh arasında gidip gelmeye başladı.


Ve bunu da esas oğlanımız "bakirliğimi sadece aşk için kaybederim" diyerek bize açıkladı ki, zamanla sevgilisine kavuşamadığı için başka hatunlara ücretsiz jigololuk servisi vermeye ve bir defter tutup yattığı her bir hatun için karakter tahlili yapmaya başlamıştı kendileri...


Yattığı 600 küsürüncü hatunu betimlerken bir şiir de yazmıştı kendisi, herhalde "vay be aşka bak, romantizme bak, ayrılık acısı nelere sebep oluyor" falan dememizi bekliyordu.


Bilmiyorum belki de gariplik bendedir, belkide aslında sapığın tekiyimdir, gerçek aşk camları çatlatan çığlıklarla yapış yapış et yığınları arasında bir yerdedir...


  • Aşk-ı Behlül (Aşk-ı Yuh Deveyin Nalı olarak da bilinir): Vakti zamanında benim de Tedrisat-ı Maşukiyye Kanun'u Muvafakatı diyerek değindiğim, daha doğrusu bu aralar cümbür ve cemaatin de sık sık değindiği sabun köpüğü (soap opera) dizidir kendileri.

Dizinin yazarları Ziya ve Halit Uşaklıgil kardeşlermiş. Wachowski Kardeşler gibi birşey olsa gerek, çünkü temel aldıklarını söyledikleri Aşk-ı Memnu adlı romanda ne Ednan Bey'in banka hesaplarındaki Euro ( € ) hareketlerinden ne de Bihter ve kız kardeşi Bihtmez'in birbirilerine son model Nokia telefonlardan attıkları mesajlardan söz edildiğini sanmıyorum.
Hayır yani, o roman yazıldığı zaman öyle olaylar vardı da ben bilmiyordumduydu ise affola, gider kendimi Haliç Kulesinden veya Beyazıt Köprüsünden yukarı atarım.

Ama değinmek istediğim asıl şey bundan daha sexagonal (geometride her köşesi azmış ve birbirine dimdik olan geometrik şekil) ve çok daha rezil.
Duygularından son derece emin  olarak (bkz. bu yazının başları) kendinden birkaç yüz yılcık genç bir sübyanla evlenmek istediğini, o sübyandan daha genç kızına söyleyerek nezaketen izin isteyen Ednan Witherboynuuuz, aynı evde yaşayan ve sarı gözlü mavi saçlı, cabiri taiz veya tabiri caiz ise bildiğin Saf, Arî Irk mensubu Behlül The Amcaparası Eater, tabii ki Ednan beyin yarım akıllı ve Arî Irk mensubu kişiye deli divane yangın kızı Nihool, geceleri Ednan bey arzusuyla tam gaz Violet Dream modunda yaşayan Derya Deniz hanımefendi, Ednan Bey'in kızına aşık Beşir Esat (evet Suriye Devlet Bakanı)... "Güzelim ben, bu gece hepiniz beni hayal edeceksiniz" diyerek gezinen Bih ve Ter'den henüz söz etmedim bile!!

Meşhur "Aşk-ı Memnu Durum Şeması"nı her kim icat ettiyse kendilerine sonsuz duacıyım şu an.
"Gerçek Aşk" denilen o kutsal kavramı anlatmakta hiçbir şey daha açıklayıcı olamazdı!


-------------------


Bu iki çok basit örnekten ilki uzun süredir aramakta olduğum fakat örneğine ömür billah rastlayamadığım, içinde "kıç, lanet olsun, fak yu" kelimelerinden en azından birinin geçmediği, "dilini karşındakinin gırtlağına sokarak öpüşme teknikleri, Çocuk Yapma Sanatı, Yatakta Kucak Dansının İncelikleri, On Dakikada Orgasm Taklidi Yapabilme" gibi mühim konulardan hiç olmazsa birini içermeyen film arayışımda suratıma tokat gibi çarpan hatta çok afedersiniz "tüm masum duygularımın ırzına geçen" bir film olması hasebiyle beni çok derinden etkiledi.


İkincisi ise zaten Türkiye denen "Yitik Cennet"teki her yaşam formunu, hem de böyle gözlerine soka soka, zorla etkilenmek zorunda bırakan bir örnekti.


Gerisi ne mi?
Bir film edasıyla geçen reklam kuşağında bile görmediğimiz zaman şaşırdığımız bilumum şeyler...


Zaten düşünmedim değildi hani, Küçük Kadınlar diye gayet güzel bir sübyancı porno çekilebilirdi, neden olmasındı? Onun da yolu yavaş yavaş alınmaya başlanmadı mı zaten?



Yada kıro bir arkadaşın "Narinim Narişelim, tenhalarda kaynaşalım" diye dört döndüğü bir dizi vardı adı neydi unuttum, o da hiç fena değil...



Herhangi bir müzik kanalında yayınlanan herhangi bir şarkının herhangi bir klibini hatırlamak da yeterli bazen! Neticede herkesin fantezisi değil midir, ünlü biriyle masumca oynaşabilmek? Hem niye mahrum kalalım ki groupie kültüründen?



Çünkü en az bir adet seks, muhakkak on adet kıç ve zevke göre yanında servis edilecek Tanrıya sövme olmadan iyi bir şov sergilenemiyor!!..

----------------------


Tüm bu oyalama ve utana sıkıla bir türlü söyleyememe anlarından sonra asıl söyleyeceklerime gelecek olursam;


Asıl sorunum neymiş cancağızım biliyorsun mu?


Evet, o lanet olası zenci kıçım kafam kadar büyükmüş!


Ama ayrıca, bunca zamandır hep sorup duruyordum ya hani kendi kendime, aşk konusunda neden bu kadar başarısızım, neden hiçbir şey yolunda gitmiyor diye ya...


Sorun buymuş demekki!
Aşk dedikleri şeyi birazcık yanlış anlamışım, "make me wet" inlemelerini ince ve tüylü bir kırbaçla susturmam gerekiyormuş meğerse...


----------------------

Şimdi müsadenizle kusmaya gidiyorum.
Sevgiyle aşkla falan kalmayın, aman ha!!!

(^_^)



---------------------

Amme hizmetidir: Yayın, yaydırın, yardırın, saldırın!!!