Savaş Rüzgarları: Çok Kanlı ve Pek Militarist Bir Aşk Hikayesi






Kalbimi askere çağırdılar.

"Bak aşk seni bekliyor, şimdi bütün gönüllerin senin sevgine ihtiyacı var" dediler.

"Bu gün sevmeyeceksin de ne zaman seveceksin" dediler.

"Bu göğüs bugün aşkla dolmayı bekliyor, bu uğurda kanını dökecek kalp lazım" dediler.

"Uncle Love Wants You" dediler.

"Her Kalp Aşık Doğar, En Büyük Aşık Bizim Aşık, Bir Kalp Dünyaya Bedeldir" diye omuzlarda taşıdılar.

Süslü püslü sırmalar ve şimşek gibi silahlarla saldılar cepheye...




-----------------------------------

Koşa koşa gittim tabii!

Neticede aşk, eğer uğrunda ölen bir kalp varsa aşktı. Onun uğruna nice kalpler feda olmuştu, bugün sıra benim kalbimdeydi.

Atalarımın aortları kopmuş, arterleri patlamış, bu gönül diyarını böyle kazanmışlardı.

Kalırsam bu dünyada, şehit olursam öbür dünyada makamım pek yüksekti.

Huzurlarında yemin edip savaş gönderdim kalbimi.


-----------------------------------

Bir anacağızım söyledi arkamdan;

Oğlum bu kalptir, yorulur, vurulur, tamir olamazsın, sen ağlarsın beni de yakarsın...


Aşkı öyle bir tangırdattılar, öyle bir şangırdattılar ki duyamadım kadıncağızımı gürültüden.

Bir de babam feryad etti;

Oğlum bak hala üstümde yarasını taşıyorum, sen de taşıma, biz düştük sen düşme, biz vurulduk sen vurulma...


Aşkı öyle bir parlattılar, öyle bir pırıldattılar ki göremedim adamcağızımın yaralı halini.

-----------------------------------

Öyle bir içine işlediler ki kalbimin, bir yerden sonra ben bile o işlemenin aslında bir içine işeme olduğunu anlayamadım.

Herşey o kadar yolunda, herkes o kadar mutluydu ki.

Öpüşen kalpler, sevişen kalpler, havada uçuşan mutluluk pıtırcıkları, iyi niyetler, art niyetsiz dilekler...


 





Bu kadar mutluluk içerisinde insan nereden bilsin başka türlüsünün nasıl olduğunu.

Rüzgar tersten esmeye başlayıncaya kadar ta ki...

Ta ki bütün bunlardan daha üstün, daha eşsiz, daha "eş"siz bir kalp olduğumu anlamaya başlayıncaya kadar!





-----------------------------------


Vurulup da kan revan içinde tedavi edilmeyi beklerken "sıhhiyeeeee" diye inlerken, "kusura bakma eleman, narkoz kalmamış, Şerafettin Abinin tırnağı kırılmış cımbızla çekmeye gidiyoruz, sen şu elindeki barış güverciniyle oyalanadur, birazdan sahicisi de gelecek" dediklerinde savaşın sıkıntısını daha çok hissetmeye başladım.


Durum kritikti ve cephane azalıyordu. Düşman da bastırıyordu demekki.

Demekki şimdi metaneti koruma zamanıydı, "vakur zamanlarımızdı", daha bir inançlı olma zamanıydı. 

Öyle bir zamandı ki bu, artık kendi kalbimden de vazgeçip başka kalplere yardım edecektim, yeter ki aşk yaşasın, mutluluk ölmesindi.

Vurdum sırtıma taşıdım tabii, yeri gelince o da beni taşıyacaktı, savaştı bu, kalplerin savaşı!!


Korkmayacaktım, yılmayacaktım, yanımdakini de yıldırmayacaktım!



-----------------------------------

Zamanla anladım ki bu savaşın bittiği biteceği yok.

Annem zamanında çok doğru demişti, babam da o kadar uyarmıştı da dinlememiştim ve artık iş işten geçmişti.

Bari şurada iki dakika uzanıp dinleneyim, kalbimi de dinlendireyim, kafamı da dedim.

 

-----------------------------------


O kadar karışık o kadar buruşuk bir rüya gördüm ki o arada.

Bu aşk savaşı o kadar işledi ki kalbime, rüyamda bile başka şey umamaz oldum.

Bir ara saflarımı şaşırdım, dost saflarından düşman saflarına koştum.

Kendi kalbimin bana kurşun sıktığını gördüm.




Kendi düşmanım olan kalbimden kendimi kurtarmaya çalıştım bir yerde, çevremde kendimi linç etmeye çalışan kendim gibi kalplerin arasında.

 
Uyanmaya yakın kalbim paramparça olmuştu, üstüne kalbimden bir parça örtüp adımı şehit kalp koymuşlardı.


Kalbime en büyük zararı yine kalbim vermişti.

-----------------------------------

Neden anlayamıyordum, herkes öpüşe sevişe, kalbinde ne var ne yok doya doya paylaşırken, ben neden bu kadar yalnız kalıyordum?

Neden belki de böylesi benim için daha hayırlıydı?

Benimki gibi bir kalbi sevmek neden bu kadar zordu?

Düşman çatlatırcasına gönlünü paylaşanlar neden düşmanı değil de dostları olan beni çatlatıp duruyordu?

Yoksa gerçekten de kalbimin en büyük düşmanı yine kalbim miydi?

Aşk neden bana karşı bu kadar zalimdi?

Girdiği gönülleri, kırdığı kalpleri anlata anlata bitiremeyenlerin yüzsüzlüğüne karşı bu onurlu direnişim hiç mi başarıya ulaşamayacaktı? 

-----------------------------------

Bu sorularla uyandım.

Uyandığımda cephenin daha da karıştığını gördüm.

Kıyametler kopmuş, ortam birbirine girmiş, siperler boydan boya aşk izleriyle boyanmıştı.

Üstüme koca bir hayalin kırıklığı çökmüştü.




Yıkıntılar arasında, kendime bir teselli ararken elden ele savrulan, yanık bir paçavra olmuştum.




Biri kolumdan biri bacağımdan asılmış, aslında hatanın nerede olduğunu, taarruzda ters gidenin ne olduğunu yada tüm bu savaşın neden "savaşa" dönüştüğünü tartışacağına benim bu savaşta ne işim olduğunu tartışıyorlardı.

Sanki savaşa kendileri sürmemiş gibi o yaldızlı yıldızlı vaatlerle.


Birileri bir ara haykırdı "oğlum adam cartayı çekmiş, daha neyin tantanasını yapıyorsunuz" diye kucağında gezdiriyordu.





Bir an hala benim için bir yerlerde umut olduğunu söylediler bana, kalbimi iki yudum su ile serinletmeye çalıştılar.




Ama evet, kahretsin ki evet!!

En çok da tam oram acıyordu ama kimse dindirmeye gelmedi o acıyı, üstüne bir de parmak bastılar.

Yardım etmek için!

"Acısa da öldürmez" dediler.

Ama öldürdü!

Her seferinde, tekrar tekrar!

-----------------------------------

Aşk savaşının gazileri sardı dört bir yanımı, hepsi birbirinden maharetli, şanlı gönül savaşçıları "Sen kurtulduğuna dua et" dediler.

"Tabii yardımcı oluruz" diye barışta ittifak sözü verenler, savaşta "biz aradık kendimiz bulduk, bize yardım eden mi oldu"ya döndüler.

"Üzülme gelecek sefere kesin kurtarırız seni, bu seferki kadar acı çekmezsin" dediler.

"Bak bu da bir deneyim oldu senin için" dediler, sanki bu deneyimden ileride yararlanma ihtimalim varmış gibi.

"Belki böylesi senin için daha hayırlıdır, ne biliyorsun belki de öbür türlü olsaydı kötü ölecektin yada çok daha üzülecektin" dediler, sağ kalan halim sanki çok daha az ölü veya daha çok mutluymuş gibi..

Kalbimin acı çekme kapasitesine hayran kalan acemi askerler bir de hatıra fotoğrafı istedi, selfie yaptık onlarla.




-----------------------------------



Ve bitkin kalbimle donup kalmış olup biteni anlamaya çalışırken,



"Ah be oğlum ne işin vardı da bulaştın bu aşk işlerine" deyip, dudaklarıma bir öpücük kondurup,



Sanki hiç varolmamış gibi bırakıp gittiler, yalnızlığın kıyısına...
 

-----------------------------------

Neden anlayamıyordum, herkes öpüşe sevişe, kalbinde ne var ne yok doya doya paylaşırken, ben neden bu kadar yalnız kalıyordum?

Neden belki de böylesi benim için daha hayırlıydı?

Benimki gibi bir kalbi sevmek neden bu kadar zordu?

Düşman çatlatırcasına gönlünü paylaşanlar neden düşmanı değil de dostları olan beni çatlatıp duruyordu?

Yoksa gerçekten de kalbimin en büyük düşmanı yine kalbim miydi?

Aşk neden bana karşı bu kadar zalimdi?

Girdiği gönülleri, kırdığı kalpleri anlata anlata bitiremeyenlerin yüzsüzlüğüne karşı bu onurlu direnişim hiç mi başarıya ulaşamayacaktı?

-----------------------------------

Neden hep ben sabretmek zorundayım?


Neden hep ben gidenin arkasından bakakalmak zorundayım?


Bu işi lanet olası bir savaşa dönüştüren o sevgi teröristleri hangi cehennemde!

Benim yüreğime çektirdiklerinin hesabını kim verecek?

O hesap benim yüreğimin yitirdiklerinden hangi birini telafi edecek?

-----------------------------------

Ne güzel, tam da doğum günüme yaraşan bir yazı ve tam da dünyanın akan kanını kendi aşk hayatına uyarlayan bir ben!

Sevgiyle kalın...


Maliyet Muhasebesi

Acemi bir cop darbesi yüzünden ömür boyu iptal olan bir serçe parmak,

Her sabah tıraş olmaktan eşek mabadına dönen iki yanak,

Günde on bin zirilyon tabanca sesiyle sağırlaşan kulak,

İncelip incelip içe kaçan göbek,

Kelepçe takmaktan mosmor kan oturan bilek,

Günde 24 öğün kurufasülye bulgur pilav, barbunya, nohut,

Sabah 6'dan gece 11'e kuru gürültü,

Bitmek bilmez etütler,

3 zeytinden ve helva barından oluşan kahvaltılar,

Üstü kalıp yanlardan hafif dökülen ve çamaşır suyu dökülmüşcesine beyazlayan saçlar,

Burun, küçülmüş bir burun, bildiğin içine kaçmış bir burun,

Güneşin altında 12 saat dikilmekten Latin pembe dizilerine dönmüş esmer bir ten,

Biber gazının tadı,

10.000 metre koşu terinin tuzu,

Atılamayan her taklanın, çekilemeyen her şınavın biberi,

Amelelere taş çıkartan amele yanıkları,

Sabır taşlarını çatlatan sabır sınırları,

Berbat espiri anlayışları,

Herşeyin bir kuyruğunun olması,

En bekleneni de maaş kuyruğu olması,

Tanımadığım insanlardan gelen bir zirilyon ikram,

Tanıdığım insanlardan asla gelmeyen bir tatlı söz, iki güler yüz,

Esnafın kankası olmak,

Emekli, dul ve yetimin bacanağı olmak,

5 yaşında bir çocuğun kahramanı, 70 yaşında bir amcanın aslanı olmak,

Bilmediğin bir şehirde, bilmediğin yaşamlara tanık olmak,

Bir gecede tüm geleceğinin değişmesi,

Bir ülkenin sabah uyandığında bambaşka birşeye dönüşmesi,

Bütün bunlar olurken senin de bunların parçası olman,

10 saniye sonranın garantisinin olmaması,

Amma ve lakin,
SinCity'de söyledikleri gibi:

Son anda arkadaşlarının ellerinde silahlarla çıkıp gelivermeleri gibisinin olmaması...

---------------------------------------------

Yıllar süren çabaların, bir gün sona ereceğini biliyordum da mutlu bir son olacağını bilmiyordum.

Artık biliyorum...


 

Özlemsel Kişi

Ne kadar çok özlemişim...

Yeni şarkılar filmler, keşfetmeyi,

Herhangi biriyle, herhangi birşey hakkında, herhangi birşey yapmayı.

1 dakikada bin yıllık kardeş olmayı.

"Kop kop" yapmayı, "coş coş" etmeyi

Aşık olmayı hele, çok fena özlemişim.

İki akciğer şeysinin ortasında, deli manyak koştuğum zamanlar dışında çarptığını pek hissedemediğim o kırmızı et yığınısının varlığını hakikaten çok merak ediyorum.

Hadi benimkisi cartayı çekti diyelim, sayıları 10 binleri aşan, yedi binlerle ifade edilen dişi kişilerin de mi köküne kıran girdi.

-----------------------------------

Bazı şeyler yoluna girince diğeri yolundan çıkıyor. 

Baaaazı şeyler hep yolunda gidiyor; sadece gitmediği zaman değerini anlayacağım türden.

Baaaaağğğğzı şeyler ise hiç yolunda gitmiyor; yolunda gideceği zaman "bugünkü aklımla seveceğim" türden.

-----------------------------------

Şu yalnızlık denen şey var ya.

Alışılası, sevilesi şey değil.

Yok kurtlar yalnız yaşar, yok tek başına isen bil ki zirvedesin falan, o tittiri dottan laflar var ya, o lafları edeni ya aç kurtlara atıcan, yada o zirvenin sivri tepesine...

Tööbe tööbe...

Bunca yıldır profesyonel olarak yalnızlık yaşıyorum hala alışabilmiş değilim.

Keşke sosyal hayvanlar olmasaydık da asosyal ama en azından insanlar olarak kalabilseydik. 

-----------------------------------

Buraları da özlemişim, yazmayı okumayı.

Herşeyi özlüyorum, bazı hafif kötü şeyleri bile.

Aşkı çok pis fena özlemişim ama, onu biliyorum.

-----------------------------------

Özet: Belki bir gün biri okur da yardıma gelir diye şişeye konup okyanusa salınan, ardından da yıllar sonra kumsalda 5 yaşında bir çocuğun bulup üstüne taharetlendikten sonra "anneeeaaaa, bittttiiiiii" diye kenara atıp gittiği bir acil durum mesajı gibi hissediyorum şu an.

----------------------------------- 

Sevdiği gibi sevilene selam,
Sevgilerle kalmaya devam.
 (^_^)

-----------------------------------

 





Keller Film Gururla Eller: The İşsiz

İşsizlik sıkıntısına değinildiğini gördüğüm bir blog yazısından etkilenerek kendimi tutamayışımın, içimdeki hasetin, cesetin ve necasetin dışa vurumu, lavaboya kusumudur efenim.

----------------------------

Biz okuduğumuz zamanlarda hocalarımız "oğlum bakın, stajınızı doğru düzgün yapın, kendinizi iyi tanıtmaya, kabul ettirmeye bakın, mezuniyetinizin ardından bakarsınız sizi işe bile alabilirler" demişlerdi.

İlk sınıfımız bitti, staj mevsimi geldi çattı.

Memleketin en ücra kasabalarında bile staj yapabilmek için en aşağısı "kaymakam" torpili gerektiğini öğrendik.

"Ama hocam" dedik, "mırın kırın" dedik, "eee oğlum kolay değil bu işler, neyse artık sizi tanıdılar seneye daha kolay olur, dediğimi unutmayın, kendinizi kabul ettirmeye bakın" dediler.

Sene oldu.
Çemizgezek Belediyesinden girip, California Valiliğinden çıktık.
"Eee artık yaparsınız bize de bi ültimasso" dedik.
"Ooo hay hay, hemen yalandan bir kpss puanı kap gel, nereden bulacağız sizin gibi kalifiye elemanı" dediler.

Onu da alıp gittik.
"Aaa, ama sizinki iki yıllık bölümmüş (sanki önceden bilmiyordu), bak siz okumuş adamsınız, yönetmeliği biliyorsunuz, patron bize kızar, devlet bize küser, gidin şunu dörde tamamlayın gelin, bakın adınızı da buraya not aldık" dediler.

Ikına sıkına üniversiteyi dörtledik, gittik.
"Hadi koçum bir kpss daha kap gel, bak sizinkinin süresi dolmuş, adını not almışız zaten, hadi aslanım hadi yiğidim" dediler.

Onu da aldık gittik.
Hani şu kokusu taaa 5 sene sonra çıkacak olan meşhur 2010 Kpss.

"Başganım artık herşey tamam herhalde" dedik, "Hadi masamızı gösterin de şu sümen takımını serek" dedik. Hepsi birbirinden prof olan hocalarımızı da adım adım haberdar ettik ki sevinsinler, övünsünler öğrencileriyle...

"Hmmm... Haaaaa.... Hıııııı... Bir de Höööööö... Oğlum sen hangi dersanede okudun bakıyım, bizim bilmemkimcilerin dersanesi mi yoksa falanfilancıların dersanesi mi? Nasıl puandır bu böyle?" dediler.
"Yok başkanım evde kendim çalıştım, emeğimin, bileğimin ve dahi bilmemneyimin teriyle kazandım" dedik.

"Bir daha hmmmmmm.... haaaaa... höööööö... Oğlum şimdi bizim Bilmemne Dairesi Başkanlığına git, oradan Bilmemne Amirliğinden olur al, sonra Vattırıvızzırı Odasından Öyleböyle Efendiyi gör. Sonra tekrar görüşelim, hadi aslanım hadi koçuuuummm..."

Bilmemne Dairesinin benimle ilgilenebilmesi için benim İş Güvenliği, İş İdaresi, İş Hukuku, İş Zıkkımınınkökü gibi yaklaşık bir 30-31 tane sertifikam olması gerekiyormuş.

"Eee ama diploma? Bak ne güzel sırmalı mırmalı felan" dedik.
"Sağol dostum yaaa, tam da bizim tuvalet kağıtlarının bittiği vakitte getirdin, koşun arkadaşlar..." dediler.

Neyse burada olmazsa başka yerde illaki işe yarar diye iki-üç yıl da o sertifişkoları almaya uğraştık.

Sonra bir daha gittik.

Aaaaaaa!!!!
Başgan değişmiş.
İdari yapılanma değişmiş.
Hatta Bilmemne Dairesi Başkanlığı bile kaldırılmış.

Çözüm?
Bizi yetiştirip bu günlere getiren sevgi pıtırcığı, bukleli lüleli peruklu, dörtgen kepli Proflarımıza dert yanmak.

Bu arada mezuniyetin üstünden 4-5 yıl geçmiştir.

Proflar yaşlanmıştır, bizi zor tanırlar.

Rüzgar bu sefer kuzeyden esmektedir:

"Eee oğlum diploma almaya ne var? Al istediğin kadar diploma vereyim sana. Ekmek aslanın anüsünde oğlüüüümmm, biz de kolay gelmedik buralara. Ama o kadar iş istiyorsan sana bir kart vereyim Organize Sanayiden Şebelebettin Ustayı gör, çaycı arıyordu bir ara beeeeeelki bir şeyler yapar. Kesin demiyorum bak, beeeeeeelkiiiii... Sonra vay hocam niye yalan vaatte bulunuyon deme de bana!!!"

Son,
Keller Film Gururla Elledi,
Kapanış,
Casting,
Çıkışlar sağda,
Patlamış mısır kutularını çöpe atıverin bi zaamet!

Şunu da söyleyip en azından bir vefa borcumu ödemiş olayım o arada geçen 7 zavallı yıla.

Diplomam sayesinde millet imanı gevreye gevreye 15 ay askerlik yaparken ben 5 ay ucundan azıcık yapıp kurtuldum. Bir hayrını da öyle gördüm, görmedim değil.

------------------------------

- Hocam üniversite mezunlarının iş bulması çok daha kolay oluyormuş diyorlar, doğru mu??
- Tabii oğlum manyak mısın!

Kıskançlık, Jealousy, Eifersucht, غيرة, ревность...

Hayli zamandır halim;


Ben Mim, Depresif Mim

Bunca yıldır buradıyım, ben böyle mimlenmedim :))

İlk mim, hayırlı olsun :)

Ivız Zıvır Enstitüsü Ana Bilim Dalı Başkanı tarafından depresyon konusunda görüş bildirmek üzre görevlendirildim. İçerik ektedir, arz ederim.

-------------------------------------

1-Depresyona ne sıklıkla girersin?

Bir zamanlar en nefret ettiğim şeydi, bu ha bire depresyona giren, girdi mi çıkamayan, çıktı mı geri dönmek için fırsat kollayanlar...

Askerlik esnası ve dönüşü, yaşadığım bir milyon şeyden sonra doktor zengin etmeye başladığım bir dönemde anladım ki, meğer zaten ben 13-14 yaşlarımdan beri ne depresyonlara gebeymişim. Özellikle son 4-5 yıldır iyice patlama noktasına gelmişim de hep içime attığım için ben bile farkına varamıyormuşum. 2012 yılından beri yaşadığım kafa git-gelleri iki günlük meseleler değilmiş yani.

Tahammülün sınırına gelmekle depresyona kapı aralamak aynı şey değil ama bende maalesef bu noktaya geldi.

Ve maalesef artık hiçbir şeye tahammül edemez oldum, en ufak bir konuda, sadece 3 yaşında bir çocuğun kafasını yorabilecek bir konuda bile anında tahammülsüzlük başlıyor.

İki kelime anlatıp dertleşecek kimsem olmayınca etrafımda, ben de kendi içime atıyorum.

İçime ata ata, birkaç saniye sonra nur topu gibi depresif mi depresif bir ruh halim oluveriyor.

Babasını delik deşik eden adama, mahkeme günü "yazıklar olsun abi" demekten başka birşey edemeyen benim gibi bir yufka böreği, gömleğin düğmesi kopunca sinirden yeşil dev Hulk'a dönüşecek bir kıvama nasıl geldi, asıl mesele o :)

Ama kısaca, popüler tabirle söyleyecek olursak "sık sık depresyona giriyorum", eskisi gibi metanet ve akl-ı selim ile aşamadığım için de bir ton ilaç kullanmadan çıkamıyorum.

Zaten bunun için majör depresyon deniyor galiba bu merete, minor değil :D

Eskiden o işler ilaçla çözülecek işler değil diye ahkam kesen bana da kapak olsun! 

2-Bu gibi zamanlarda ne dinlersin?

Eğer içine düştüğüm ve çözümleyemediğim bir sıkıntı başımdan kolay kolay defolacak gibi de değilse, battı balık yan gider der ve bir süre daha da ağır, sıkıcı, karakterime sonnn derece ters şeyler dinlemeye çalışırım.

Ben bağırıp çağıramıyorum, yırtıp atamıyorum, kırıp dökemiyorum, bari benim yerime yapanlarla takılayım diyorum.

Yani kasvete ihtiyaç duyuyorum öyle zamanlarımda, çiçeğe böceğe değil!

Kimseler bilmez etmez ama işte tam da bu yüzden Kızıl Ordu Korosunu çok dinliyorum. Millet zanneder ki anarşiğim. Hayır arkadaşım, bu topluluğun hiçbir ideolojiyle zerre kadar bağlantısı yok. Olsaydı bile benim hiç öyle şeylerle işim olmazdı. Ama o derdimi de bir tek o elin anarşikleri anlıyor işte :) Adamlarda Kaaalin kakalin'den çooook daha fazlası var.

Dinliyorum çünkü eski Rus müziklerinde çok ağır, çok derin bir kasvet, hüzün var. Yaşadıkları memleketten mi, kışın ağırlığından mı bilmem ama adamların sesi ciğerden değil, Sibiryanın gün görmemiş, kuş uçmaz kervan geçmez, yüzü bir gün gülmemiş derinliklerinden geliyor sanki.

Ben de kendimi orada buluyorum. Adamların her şarkısında ayrı bir yalnızlık çekiyorum. Nasılsa hayatta da böyle değil miyim, şimdi düşüp ölsem annem ve babamdan başka kimin umurunda olur, kim öğrenir ki diyorum.

Derken derken, sıkıntı gitmiyor ama en azından bir süre sonra bir sakinleşme geliyor. 

Baktım olmuyor, böyle kafa dinlemekle olacak değil, Otep dinlerim mesela; o bağırık, böğürük şarkılar bazen resmen ilaç gibi geliyor. Ben bağıramıyorum madem, bak burada hazır bağırılmışı var diyorum, iyi geliyor.

Portishead gibi İngiliz Küçük Emrahlar da var tabii, Şebnem Ferah da var ki bir dokun bin ah işit.

Tabii bir de Norrda var, benim gizli silahım. Benden başka kimse keşfetmesin, kimse benim gibi hüznünü onlarla gidermesin diye uğraştığım :)) 

-------------------------------------

Lanet olası beyaz kıçımın kafam kadar büyük olmasının yanında, benim bir sorunum da, ahh bir dinleyen olsa da anlatsam deyip, dinleyecek birini bulunca da neyse boşver anlatınca ne olacak diyerek yan çizmem.

Aydın havası pek dinlemem ama bu durumlarda o da pek cazip geliyor, o yüzden kısa kesiyorum.

Ve aynı mimi ben de kalplerin Pilozof'una havale ediyorum.

Sevgiyle kalınız.
(^_^)


-------------------------------------

Vay arkadaş el alemde ne telefonlar var.
Bizimkisi sabahın köründe uyandırsın anca!