Master Musicians of Jajouka & 4000 Yıllık Rock 'n' Roll


Onlar Fas'ın gururu, Rif dağlarının davullu zurnalı sesi, Sufîzmin en müzikal, en heyecanlandırıcı, en coşkulu hali...


Yakın dönemde, bir tanecik ülkem Türkiye'de her meseleyi hakkıyla halletmişiz, milletçe hiçbir sorun bırakmamışız gibi, daha Din kelimesinden üç buçuk atma huyumuzu bile yenememişken İslam'da Müziğin Yerini tartıştığımız zamanlarda, Jajouka'nın Musikî Şinasları, kadim zamanlardan beri Afrika, Arap, Berberi, Çöl ve en nihayetinde İslam kültürünün en sıradışı müziğini icra ediyorlardı!

---------------------

Herkesin tuttuğu kendine olduğu kadar, inancı da, hatta inanmayıcığı da kendine olduğundan dolayı, ayrıca ikramiye olarak zaten benim de kendimde kimsenin görüşüne bir laf etme hakkı görmediğimden dolayı, ne laf sokacak, ne dünya düzeni hakkındaki kusursuz (!) görüşlerimi açıklayacak, ne de sizi afaroz (!?) edeceğim.

O yüzden sakin sakin, arkanızdaki herhangi bir oturma aparatına yaslanarak, en süperi de benim herkeslerden saklama arzusunda olduğum, kimselerin bilmesini istemediğim bir grubu, nasıl olduysa tanıtmaya niyetlenmemle büyük bir onura mazhar olarak, yine de arada dayanamayıp edebileceğim sürç-i lisanlara aldırmayarak okuyunuz efendim :)

---------------------

Bizim Fez şehrinden dolayı Fas dediğimiz, Avrupanın da Marakeş  şehrinden dolayı Morrocco dediği bu ülkenin, bir de kendi kendine verdiği isim var; Memalik El-Mağribiyye, Mağrib Memleketi. Batıdaki, "En Uzaktaki Ülke"...

Bu isim de, Osmanlı Devleti tarafından, o zamanlar için bilinen dünyanın en uzağındaki ülke olduğu için verilmiş. (Ayrıca bence çok romantik.)

İşte bu uzak ve romantik ülkede başlamış herşey!

Bir varmıııııış, bir yokmuuuuuuş...
Romalıların "Barbari" olarak nitelendirdiği, günümüzde pek bir farkı yokmuş gibi görünseler bile aslında Araplardan tamamen farklı bir kültürü olan Berberi kabilelerinden bir kabile varmış.

800 yılında (MÖ veya MS diyerek romantizmi bozmak istemedim, ama siz zaten tahmin etmişsinizdir milattan sonra olduğunu) Şeyh Seyyid Ahmet adında, (Yerel kaynaklarda Sidi Ahmad Sheikh) doğulu bir yabancı, Fas'ın kuzeyinde, Rif Dağlarının eteklerinde kalan Jajouka adlı küçük bir köye, İslam adında, daha önce adından başka birşeyi duyulmamış bir inançla birlikte gelmiş.

Grubun "Jajouka - Black Eyes" albümünde de görülen,
Rif Dağının Jajouka yakınlarında bulunan meşhur "Boujeloudin" mağarası.

Yerel halk, bu yabancıyı ve getirdiği inancı; Seyyid Ahmed de ziyaret ettiği bu ülkeyi çok beğenmiş ve ömrünü hem İslam'a hem de bu sıcak halka adamak üzere, yerleşmiş, yaşamış ve vefat etmiş.

Şeyh Seyyid Ahmed Türbesi ve
Grup Üyelerinden Muhammed "Mukaddem" Attar.

Seyyid Ahmed'in ziyaret ettiği bu köyde, soylarının ne zaman başladığı bilinemeyecek kadar eski, köklü, müzik tutkunu bir aile yaşıyormuş; Attar Ailesi...

Afrika müziğinin tüm ögelerini barındıran fakat aynı zamanda da tamamiyle kendilerine özgü olan bir tarzları varmış.
Su kamışı, pan-flüt, davul hatta zurnaya çok benzeyen Rhiata, tamamiyle Fas'a ait olan, sesi çalınışa göre hem ud, hem bass gitarı andıran Hajouj (diğer adıyla Sintir), şeklen hiçbirşeye benzemeyen garip perküsyon aletleri, birbirinin abartı derecede tekrarı ritmler, melodiler ve sözler; hiç bitmek bilmeyecekmiş gibi gelen bir hengame, cümbüş...


İslam gibi köklü değişiklikler vaad eden bu yeni inançla, Attar ailesinin müziğe bakış açısı da değişmiş.


Hayır!
Zannettiğimiz gibi "bundan böyle müzik sanatını haram bileceğiz" dememişler!


Pek şahit olamadığımız şekilde, tam tersini yapıp, "bu köklü kültürümüzü artık İslam ile birlikte anacak ve daha da geliştireceğiz" demişler.


Sonuç olarak bu başlangıcı bilinmeyen müzik, özünden hiçbirşey yitirmeden yeni ve daha güçlü bir şekilde yoluna devam etmiş.


---------------------

Egzotik, el değmemiş, keşfedilmeyi bekleyen gibi tabirlerin en çok kullanıldığı, Avrupa'da çalar saat cin zannedilirken Ortadoğu'da bilim ve sanat tarihinin en parlak dönemlerinin yaşandığı yıllarda, doğal olarak bu Jajouka köylüleri de özgün müziklerini yerel kültür olmaktan öteye taşıyamamışlar ve canları her istediklerinde ateş etrafına çember kurup tepine tepine hatta headbang bile yapa yapa eğleşip gitmişler.


Ta ki, modern dünyanın, yeni bir anlayış, yeni bir soluk aradığı; üst üste iki tane dünya savaşı yaşadıktan sonra her türlü sistemden, ideolojiden illallah ettiği, savaşmayıp sevişmek istediği yılların bir neticesi olarak Beat Kuşağı, Hippie Akımı gibi akımlar doğana kadar.


Zaten ne demiş Neyzen Tevfik: 

Zevkine payidarı yoktur bu işin,
Sevişin Gençler, sevişin...

1950'li yıllarda adını duyurmaya başlayan Beat Kuşağı temsilcisi yazarlar, popüler kültür karşıtı fikirleri nedeniyle, artık baydıkları kültürlerden uzaklaşıp, daha önce hiç dikkat etmedikleri Doğuya yönelmişler.


Akımın temsilcilerinden Brion Gysin ve Paul Bowles, 1950 yılında Fas'a yaptıkları bir gezide, Sidi Kachem (Seyyid Haşim) Festival'de Jajouka müzisyenlerinin bir gösterisine tanık olmuş ve daha önce hiç dinlemedikleri bu müziğe hayran kalmışlar. Tarz olarak o kadar alışılmadık, o kadar gizemli ve o kadar tarihi bir his uyanmış ki, daha sonra davet edip dinlettikleri, yine Beat akımı temsilcilerinden William S. Burroughs bu müzik için "4000 Yıllık Rock'N'Roll" tabirini kullanmış.


Bu ilginç müziği daha fazla tanımak ve tanıtmak için Amerika'ya döndüklerinde, The Rolling Stones grubunun gitaristi Brian Jones ile anlaşıp çalışmalar yapmaya karar vermişler.


Böylece, daha önce hiç yabancı bir yapımcıyla tanışmamış, hatta bir kayıt bile yayınlamamış olan Attar ailesi, nesilden nesile, babadan oğula aktarılan bu müziklerini, yüzlerce yıldan sonra ilk defa tanıtma imkanı bulmuş.


İlk albüm çalışmalarından bir sahne ve
ailenin eski reislerinden Ahmed Attar  (1968)


Ahmed Attar o tanışma gününü:

Brian Jones geldiğinde 20 yaşımdaydım ve babamdan davul çalmayı öğreniyordum. Yanında Brion ve Hamri de vardı (Muhammed Hamri - Fas'ın ünlü ressamlarından). Brian çok iyi biriydi, uzun saçları vardı ve gelip başımı okşamıştı. Babam Rhiata çalarken ben de davul çalıp onun için dansetmiştim. Onlar Jajouka için çok şeyler yapmışlardı.
diyerek anlatmış.


Vee en nihayetinde 1971 yılında ilk albüm "Brian Jones Presents: The Pipes of Pan at Jajouka" adıyla satışa sunulmuş.

  Bu desen desen kilimler size de tanıdık geldi mi :))

---------------------
Aile arazisi, aile mülkü gibi kavramlara aşina olsak da, Aile Müziği gibi bir şeyi pek duymadığımız için garip gelebilir ama sonuçta Attar Ailesinin şahsi müziği sayesinde Fas da dışarıya açılmaya başlamış böylece.

Türkiye'de, bir film festivalinde ucundan kıyısından Korkunç Muzır (Hö!?) adıyla gösterilen, Titanic ile bilumum ergenin aklını başından alan Kate Winslet'in başrolünde oynadığı, 1998 yapımı Hideous Kinky adında bir film, işte tam da o günleri konu alıyor...

Filmin sonunu söylemeden azıcık deyineyim hadi, madem ısrar ettiniz :)

Beat Kuşağının yol göstericiliği sayesinde Hippie'ler, sevgi, eğlence, macera ve gizem dolu Fas'a da yayılmaya başlarlar. Bunlardan bir tanesi de kocasından boşanmış, iki çocuklu, yaşadığı duygusal bunalımlar sonucu İslam'ı seçen (hah, direk dayayın şeriatçı film, gerici film diye, olur mu:) ) ve Fas'a taşınıp sufizmi öğrenmek isteyen bir kadın. (Evet, o kadın Kate Winslet oluyor.)
  Süprizi kaçmasın diye resim koymuyorum ama
Kate hanım kızımıza örtünmek de pek bir yakışıyor :)

---------------------

Bir kere tanındıktan sonra parayı kıran, karıyı kızı götüren, kardeşini bile yabancı bellerken yedi göbek uzaktan akrabası icat olan Yeşilçam klasiklerinin tam tersine, Jajoukalı bu amcalar, gerçekten çok saygı görmeye ve ülkelerinin gururu olmaya başlamışlar.


Alışık olmadığımız şekilde, hem herşeyi tadında bırakmasını, hem de grup içi kavgalar çıkartmamasını çok iyi bilmişler.


Gerçi nasıl küskünlük çıkartacaksın ki?
Bir davulcu baban, öteki flütçü enişten, Rhiata çalan adam kardeşin... Artı kırk küsür adamsınız, her biriniz dağılsa zirilyon tane yeni grup türer, müzik piyasasını allak bullak edersiniz.


Derken efendim,
Yoğun istek üzerine, hem müteveffa Brian Jones'un aziz ruhunu ihya etmek, hem de ilk albüm için kaydedilmiş fakat albüme konulmamış şarkılarını yayınlamak amacıyla, 1974 yılında yeni bir albüm daha çıkartmışlar; "Master Musicians of Jajouka"



Resimdeki kişi, ailenin eski üyelerinden Ali Mujdoubie.
Şimdi hayatta değil.

---------------------


İnsanlar bazen öldükleri için (her zaman değil ama, bazen, ara sıra) hatta Brian Jones bile öldüğü için, doğal olarak grup üyelerinden bazıları, hatta aile reisleri bile ara sıra ölmeye karar vermişler.


Bu gibi keyfi (!) değişikliklerden dolayı 1982 yılında ailenin başına, günümüzde de aile reisliğini sürdüren Bachir Attar geçmiş.



Bachir Attar aynı zamanda bir tane de solo albüm çıkartarak,
aile içinde de, ülke çapında da rüştünü kanıtlamış bir sanatçı.

Yeni nesil, yabancı dil bilen, pantolon giyebilen, Amerikan espirilerine gülebilen, prezentabl kişi Beşir Ağa'nın başa geçmesiyle işler azıcık farklı bir hal almış.


Ülkemizde daha yeni yeni gelişmeye başlayan "telif hakkına saygı" denilen şey, bu elleriyle çorba içen (!), saçlarında pire sirki kurulu (!!), medeniyetsiz (!!!) ülkede, her nasıl olduysa, çok önemli imiş! 

Bu yüzden aile üyelerinin aldığı bir karar ile "yerel" ölçekte kalmak isteyen ve albüm çıkartarak "dünya"ya açılmak isteyen, üyeleri arasında zerrece fark olmayıp sadece ismen farklı yeni bir oluşum doğmuş: "Master Musicians of Joujouka"

İki resim arasındaki bu farketmesi imkansız farkı belirtmek için tekrar edelim;
The Master Musicians of Jajouka led by Bachir Attar adında, dünyaya açılan bir grup,
Master Musicians of Joujouka adında, sadece Fas'ta çalmak isteyen, aynı kişilerden oluşan ayrı bir grup.

Bu ayrım ilk defa 1992 yılında çıkan Apocalypse Across the Sky albümü ile 1995 yılında çıkan Joujouka Black Eyes arasında görülmüş.


Bachir Attar ve Saz Arkadaşları olarak nitelendirilen ve şehirlerinin adını "Jajouka"olarak ifade eden grubun bu albümü tamamen stüdyo kaydı, baskın enstrumanlar Rhiata ve Hajouj, albümün genel teması ise derin bir gizem, bir esrar...

 
Yaşadıkları şehrin adını Joujouka olarak telaffuz etmeyi seçtikleri zaman ise kayıtlarını köy meydanında yapmayı tercih etmişler. Cûşa gelip nara atan amcalar, ritme kapılıp havhav çeken kuçu kuçular yanında, baskın enstruman flüt ve davul, tema ise köy yaşamı, ateş etrafında gece eğlenceleri ve transa geçiş.

---------------------

Gideceği yere adı kendisinden önce varan grubumuz, artık yurt dışındaki afrika müziği, etnik müzik, folk müzik, sufî müzik festivalleri gibi bir çok festivallere, hatta 1994 Woodstock festivaline (vay canına) çağırılmaya başlanmış.

Bir çok kez Amerika, Kanada ve Avrupa turnesi yapmışlar.(En çok da Kanada ve Fransa'ya gitmişler).

Sahi Sufî müzik denilince akla ilk gelenin Mevlevi Sema Ayinleri olduğu ülkemizde bu grup neden bu derece bilinmiyor acaba?

Bir keresinde Konya'da Qawwali (Hint usulü sufi müzik, peygambere methiye, hatta Mevlid-i Şerif diyelim :) gecesi düzenlenmişti, her yerde Nusrat Fateh Ali Khan (türün en büyük temsilcisi) posteri vardı, hayret etmiştim!

Müzik olayları söz konusu olunca, terör korkusu yüzünden Beyoncé konseri, hem de üst üste iki kere iptal edildiğinden, Rammstein Türkiye'yi sürekli teğet geçtiğinden (nihaaaaaaayet bu sene geliyorlar, diplomatik başarı! Onda da kendi başlarına değil, Sonisphere festivali çerçevesinde geliyorlar), OTEP Türkiye'nin haritadaki yerini bile bilmediğinden, Marilyn Manson'ı bu diyarlardan sağ salim gönderebilme endişesi yaşadığımızdan, Jajoukalılar için çok da fazla umutlanmam gerektiğini düşünüyorum. (Bu arada karşılaştırdığım kişilere bakar mısınız, bir yuh da kendime armağan ediyorum buradan :) )


 
2009 yılında çıkan, kayıtları 2007 yılında Portekiz - Centro Cultural de Belém'den alınan,
ilk konser albümleri, "Live Vol. 1"

---------------------

Elbette bu arada yine boş durmamışlar ve çeşitli filmlerin soundtracklarında da kendilerine yer edinmişler:
Ornette: Made in America (1985), The Sheltering Sky (1990), Naked Lunch (1991), The Cell (2000)...

İçlerinde özellikle The Cell / Hücre'nin bambaşka bir yeri var.

Jennifer Lopez kişisinin, beklenmedik şekilde mükemmel bir oyunculuk çıkarttığı, sembolizm, bilinç altı, rüya, korku gibi bilumum kavramın tavan yaptığı, mükemmel bir film.

Filmde çöl, dış dünyadan tamamen izole olmuş hasta bir çocuğun bilinç altını simgeliyordu.

Söz konusu çöl iken, çöl müziği de olmazsa olmazdı.
Bu yüzden direktör Tarsem Singh, kendi gibi etnik müzikle, dahası ortadoğu mistisizmiyle haşır neşir olan Talvin Singh ile, aynı zamanda da film müziklerinin ağa babalarından Howard Shore ile irtibata geçerek, bu konuda destek istedi.

Jennifer Lopez'in ata binebildiğini bilmiyordum.


Böylelikle Turntable'ını kuşanan Talvin, başından beri birlikte bir proje gerçekleştirmek için fırsat kolladığı Master Musicians of Jajouka'nın kapısını çalmaya gitti.

Aile büyüklerini toplayıp Londra'ya gittiğinde ise Londra Philharmonic (onlar halka değil, fil!) Orkestrasının başında Howard Shore onları bekliyordu.

Ucundan kıyısından örtüşmeyen kaideleri olan bu iki farklı müzik türünü bir araya getirmek Howard Shore için son derece ilginç (ve son derece güzel) bir deneyim olsa da, Talvin Singh'in en başarılı çalışmalarından biri de böylece ortaya çıkmış oldu:


 "Master Musicians of Jajouka Featuring Bachir Attar" adında, 
film için yapılan "You Can Find The Feeling" şarkısını da içeren,
World, Techno, Trance tarzlarında, şahane bir albüm. (2000).

---------------------

İşin böyle eğlencelik yanı olduğu kadar, sabahtan beri diye diye bitiremediğim bir de dinî kısmı varmış tabii.

Yatakların altından veya banyo küvetinden fırlayan, uzun siyah saçlı psikopat kız çocukları kadar orijinal olmasa da, doğal olarak bu eski toplumun da bazı batıl inançları varmış. Hatta antik dinlerinin izlerini hala taşıyorlarmış.

Örneğin, Şehvet Tanrıçası Qandisha, halen insanların peşini bırakmamış, yine arasıra şelalelerin arkasındaki gizli mağaralardan çıkıp insanlara saldırmaya, dans şeklindeki ayinlerini yapmaya devam ediyormuş.

Grubumuz o ayinlerden birini Apocalypse Across the Sky'a da almış:

"Bujioudia Bujioudia Dancing with Aisha Qandisha"

Tabii bu Qandisha'ya hizmet eden garip cinler de varmış. Onların adı da Bujioudia veya Boujeloud imiş. Koyun postu giyen, flüt ve def çalan, histerik bir yaratıkmış.



Muhammed Hamri'nin "Tales of Jajouka" serisinden bir Boujeloud Tasviri


 Ayin esnasında bir Boujeloud

Gariptir, bu Boujeloud denilen cin, adı söylenince gelmiyormuş veya Fas halkı "9 harfliler" demek zorunda hissetmiyormuş!
Hatta şehirlerinin en güzel kapılarından birine Bab-ı Boujeloud (Boujeloud Kapısı) adını bile vermişler.

Bana Babil'deki "İştar Kapısı"nı anımsattı.


Ve aynı zamanda peygamber için de şarkılar söylemişler. Hele bir tanesinin adı hayli ilginç:

2006 yılında çıkan albümün adı "Boujeloud" olmasına rağmen,
bu ilginç şarkılarının adı "Allah Wa Mohammed Al Houb Tennany"
"Allah And Mohamed Kiss My Heart"

Bir de, sanki tüm müslümanların aralarında anlaşmışçasına, en azından melodisiyle bildiği "Taleal Bedru Aleyna"nın, kendilerine özgü olan "Talaha l'Badro Alaina" versiyonu var ki...

Zannedersiniz bir peygamber karşılanmıyor da anlı şanlı düğün alayı geçiyor karşınızda :)

Yani insanın içinde İslamla ilgili herhangi bir duygu olmasa bile, sırf bu Jajoukalıların kahkahalarla söylemeleri hatrına bile dinlenir, o derece, eğlenceli!

Sözleri ve müziği de alıştığımızdan biraz farklı olduğu için, zaten İslamla sarmaş dolaş müzik severlerin iyice kalbini çalar artık...

Bu arada;
Tamam mitoloji dedik, İslam dedik, Sufizm dedik ama, işin bir de Trans yönü var.

Mevlevilerin Sema yapmaları; Mısırlıların, Mevlevilere benzeyen ama biraz daha farklı bir tarzı olan Tannura ile dönmeleri; Anadolu Alevîlerinin Semah'a durmaları, Caferilerin Kerbela Şehadetini anarken kendilerini zincirleyip jiletlemeleri, Hinduların Mantra okurken özel bir duruşla, hatta Yoga yaparak oturmaları ve bu yollarla kendilerinden geçmeleri gibi, Jajouka'da da Jidba denilen, önce yavaş yavaş ileri geri sallanmayla başlayan, ardından headbang'e benzer şekilde tüm vücudu savurmayla devam eden, her ileri-geri gidişte "Ya Allah" denilen veya Allah'ın isimlerinden biri söylenen, bir süre sonra bayılmalar yaşanmaya başlayan bir transa geçme yöntemi var. Geçiş hissini arttırmak için arasıra tütsü niyetine nane yaprakları yakılıp gezdiriliyor.


Dikkat: Telif Hakkı Vardır!!! Hakkı erkek ismidir!!!
Bu gördüğünüz son üç resim buradan alınmıştır.
"Sil ulan" derse hemen silerim, hiç acımam!

Bizim kültürümüzde bu işler iç huzur ve sükunet ile sağlanırken, değişik kültürlerde de coşku, haykırış ile sağlanıyormuş demekki...

Şimdi bu kızmak, yadırgamak için bir sebep mi?

Mevlana görseydi "bu bir fitnedir" der miydi?

---------------------

İşleri güçleri, yeni aile bireylerine müziklerini öğretip kültürlerini gelecek nesillere aktarmak, koyun gütmek, eğlenmek, üç günlük dünyada hayatın tadını çıkartmak, İsa'yı da, Musa'yı da gücendirmemek, bunun yanında Muhammed'i de onurlandırmak, Sidi Ahmad Sheikh'i de gururlandırmak olan bu Şakşukacı amcalarımız her gece, köylerinde turistleri ağırlamaya devam ediyorlar, elleriyle nane çayı servis ediyorlar, tüm fotoğraf isteklerinize gülerek hatta komik tipler yaparak cevap veriyorlar. Hatta onlar da sizin fotoğraflarınızı çekiyorlar! Hatta da hatta isterseniz size de çalmasını (şarkı!) öğretiyorlar.

Gösteri çadırı ve Jidba için ısınma hareketleri yapan iki izleyici.
Not: Emmimgiller kızmasın, bu resim de buradan alındı.

---------------------
İşte böyleyken böyle sevgili okurcusular :)
İlginç müzik alışkanlıklarımın ilginç örneklerinden birini, Jajouka Musiki Korosu ve Saz Heyeti'ni tanıtmış oldum böylece size. Dilerim siz de en az benim kadar sever, hayran kalırsınız.

Bunun yanında toplumumuzun yarayan kanalarından bazılarına da azıcık çomak soktum, yapmayacağımı söylediğim halde lisanımı sürçtürdüm dayanamayarak. Kimseyi gücendirmediğimi, kızdırmadığımı umuyorum.

Elimden gelse buraya adamların aldıkları nefesleri, hatta horlama kayıtlarını da koymak isterdim ama malum sebeplerden ötürü canım blogumun hak ortasına "Bu siteye erişim İstiklâl Mahkemesi kararınca engellenmiştir" yazılsın istemiyorum.
Yine de biraz araştırmayla bazı albümlerine ulaşmak mümkün.

---------------------
Müzik harikadır; müzik müthiştir; müzik, Allah'ın kullarına verdiği en güzel hediyelerdendir; dahası müzik, Allah'ın kullarını yaratırken içlerine yerleştirdiği bir ölçü birimidir!

Bir ritmi, belirli bir melodisi olmayan hiçbirşey yoktur.

Kalbin atışı, nehirlerin yükselip alçalması, gezegenlerin hareketleri, yıldız haritaları, altın oran, hastalık döngüleri, aşk...

Herşeyin sadece kulakla ve birazcık dikkatle, kolayca duyulabileceği bir müziği vardır.

Ruhunuzun müziğini doya doya tatmanız dileğiyle :)

Sevgiyle ve müzikle kalın
(^_^)

---------------------
 Boujeloud ayinlerinden birinde, Boujeloud'u canlandıran sevimli bir ağabey.
Çalan şarkının, romantizm anlayışında çığır açan adı ise:
"Al Younic Sharbouny Ate"
Your Eyes Are Like a Cup of Tea
Gözlerin, Bir Fincan Çay Gibi, Ey Sevgili :))

.: Cemaziyülevvel - 3. Bölüm :.

Önce girizgah;

3. bölümüne bile gelmişken halen Cemaziyülevvel'in ne olduğunu açıklamadım ya... Aşkolsun bana!

Şimdi efendim (Bagunuz, Çok Güzel Hareketler ve Eser Yenerler'in alışkanlık haline gelmiş "Evet Sayın Seyirciler" girişi)


Vazgeçtim...
Şimdi efemmedim!

Heh!!!

Devlet-i Âli zamanında (Osmanlı yönetiminde demenin artistik yolu) günümüz Türkiyesinde de olduğu gibi genel kullanımdaki takvim yılı ile malî işler için kullanılan malî takvim yılı birbirilerinden ayrıymış. Sadece miladları değil, ay adları da ayrıymış. Bu malî yılın aylarının adların da biri de, bu mevzu bahis Cemaziyülevvel imiş.

Birşeyden evvel yada birşeyin evvelincisi işte, anlamını sallayın :))

  • Hikayenin 1. versiyonu:

Şimdi efendim (bak yine!) o zamanın devlet dairelerinde çalışan iki arkadaş varmış. Bunların yedikleri içtikleri birmiş, fakirlikten gelme, iki yakın arkadaşlarmış. Öyle ki bir tanesinin giyecek iç donu bile yokmuş. 

Birgün bu iç donsuz arkadaş, Cemaziyülevvel ayının bohça bohça evraklarının konulduğu, üzerinde de kocaman Cemaziyülevvel yazan bir çuvalı araklayıp kesmiş biçmiş, o fakirlikte kendine bir iç çamaşırı yapmış.

Fakat o zamanlarda "hey adamım bak, koluma 6546798 tane jilet attım, leğen kemiğime de ay lav yu satan dövmesi yaptırdım" demek gibi bir adet olmadığı için, öteki arkadaşının bundan haberi olmamış.

Lakin sonralarda ellerine geçen iki kuruşla, bu arkadaşlar hamama gitmişler ve don yoksunu arkadaş tam üstünü çıkartırken öteki eleman bu Cemaziyülevvel çuvalından bozma iç donunu görerek, arkadaşının fakirliğine daha fazla üzülmüş.

Gel zaman git zaman, bu iki elemandan Cemaziyülevvel marka don giyeninin (Calvin Klein yoktu o zamanlar, naapsın?) başına talih kuşu pislemiş, işleri açılmış, parayı gırlamış, dövizi kurlamış ve yümyüksek makamlara terfi etmiş.

Öteki salak mı, fırsat değerlendirme özürlüsü mü yoksa sadece bahtsız mı olduğu bilinmeyen arkadaşı ise hâlâ aynı fakirmiş, hâlâ aynı fakirmiş. Ve bir gün acil bir iş için paraya ihtiyaç duyup bu yümyüksek makamlara terfi eden arkadaşından yardım istemeye gitmiş.

Paranın gözleri kör ettiği kanunundan hareketle bu Before_of_Cemaz nickli arkadaş, elbetteki eski arkadaşını tanımamamamamazlıktan gelmiş ve daha çirkini, odacısına da bu ne idüğü belürsüz adamı içeri almamasını tembih etmiş.

Bu, bizim zavallının çok zoruna gitmiş ve dillere pelesenk olacak o menşur lafını söylemiş:

- Bana baksın o adam, banaa!!! Kendini bir halt zannetmesin, ben onun taaa içinin Cemaziyülevvelini bilirim!!!

  • Hikayenin 2. versiyonu:

Yine takvim adlandırması, yine aylar, yıllar, maliye, muhasebe, defter, 100 Kasa Hesabı, Şüpheli Alacaklar, Avucunu Yalayacaklar vs vs vs...

Efendim hikayemizin bu ikinci versiyonunda da yine işin ucunu namussuzluğa dayandıran bir maliyeci var!

Ki Osmanlı zamanında maliyecilerin bu kadar uçarı olduklarını da şimdi farkettim, nedense...

Duyun-u Umumiye çilesinin halka yansıma şekline veriyorum artık!

Bu arada biliyorsunuz Duyun-u Umumiye futbolcularda görülen ateşli bir prostat hastalığıdır.

Neysem;
Tarıma dayalı ekonomik sistemin uygulama sonuçlarından biri olarak, haliyle vergiler de tarım ürünü olarak toplanırmış (sanki siz anlamıyordunuz bunu, bak iyi ki açıkladım).

Her ayın vergisi de, o ayın adının yazılı olduğu bir çuvala doldurulurmuş.

İşte hikayemizin kahramanı maliyeci (yeminli, yeminsiz, serbest, bağımlı, hapçı, torbacı, tinerci) de burada devreye giriyormuş.

Bazı aylarda toplanan bazı vergileri, modern tabirle cebellezi, post-modern tabirle indiragandi yapıyor ve şahsi deposunda saklıyormuş.

Bu böööyle devam ediyormuş.

Lakin her köy meydanında illaki yapılan dedikodu, bu köyde de eksik olmuyormuş ve bizim maliyecinin yediği hurmaların, yakında üç harfli bir uzvu tırmalayacağının da belirtisiymiş bu.

Derken üç beş emekçi, ezilmiş gururun devrimci yoldaşı, proleterya veya ne bileyim işte bizim Mimmet Ağa ve Saz Aakideşleri bu maliyecinin deposuna gizli saklı girip işin üç yüzünü iyi bi kuucalayıveemişlee.

Depoda çuval çuval tahıl varmış.

Bilin bakalım çuvalların üstünde ne yazıyormuş?

Cemaziyülevveeeellllll!!!

Hiç tahmin eder miydiniz?
Benim aklıma gelmezdi açıkçası, ilginçsüel!?

O günden sonra herifin iç yüzü anlaşılmış ve ne zaman köyde biriyle muhabbet etmeye gelse, devlet işinden, haktan hukuktan laf etse;

- Boşgeç Üseyin Çavuuuş, biz senin Cemaziyülevvel'ini de biliriiiik...

diyerek terslemekten beter ederlermiiişşş...

-----------------------

Eveeet şimdi bu güzel hikayelerden ne ders çıkarttınız sevgili minikler?

Biz de derslerimize çalışarak ülkemize yararlı bir evlat olmalıyız, sütümüzü yemeli, ıspanak içmeli ve yatmadan önce mutlaka dişlerimizi çıkartmalıyııııızzzzz.

Aferiiiiiinnnnnn...

Şimdi Syrano arkadaşımız bize Cemaziyülevvelini göstericeeek...
- Hadi göster Syrano!
- Göstertiyim öörtmeniiim...

----------------------- 

* İlkokulu bitirinceye kadar Anıtkabir'i mağazalar zinciri gibi, birincisi ikincisi olan bir yer zannediyordum. Anıtka 1, Anıtka 2, Anıtka 3... Hele züper Türkçe aksanlarıyla TRT muhabirlerinin, hece düşmesina riayet ederek "Anıtkabre, Anıtkabrin" demeleri, bende bu inancı daha da güçlendirerek "Hmm... Demekki en ünlüsü Atatürk'ün olduğu için onu numaralandırmıyorlar, direk Anıtka diyorlar" diye düşünmeme sebep oluyordu. İşin aslını öğrendiğimde çok ama çok utanmış, dahası bunca yıldır nasıl böyle algıladığımı düşünerek kendime kızmıştım.

* Güvercinleri, serçelerin büyümüş halleri zannederdim. Yani o hayvanları başta serçe olarak görüyoruz, sonra zamanla ebatları falan değişiyor, tüyleri grileşiyor ve güvercin oluyorlar... Civcivlerin bir süre sonra tavuk veya horoza dönüşmelerini çok sık gözlemlediğim için, o serçelerin de ömürleri boyunca öyle bir damlacık kalamayacaklarına kanaat getirmiştim herhalde.

* Fazla değil 4-5 sene öncesine kadar, çevremde Dürzü'nün şerefsiz değil de İslam kökenli fakat zamanla ondan bağlarını tamamen koparmış bir inanç olduğunu, Deyyus'un kafir değil namus kaygısı taşımayan kişi olduğunu bilen tek kişi olduğumu öğrenmek, bende acccayip bir entellektüel kimlik uyandırmıştı ki öyle böyle değil.(Bu arada bir cümlede 3 kere olmaktan söz ettim, waoww...)

* "Bir damlacık taş suda batıyor da neden koskoca gemiler batmıyor" sorunusunu sorduğum zaman ilkokul 3'teydim. 4. sınıfı hiç göremeyeceğimi sanıyordum. Hayır, hayır zeka seviyemin M.E.B. müfredatının çok üzerinde olmasından dolayı okula ihtiyaç duymamam değildi durum. Öğretmenim bu soruyu sorduğumu okul müdürüne, müdür de aileme iletmiş. Annem okula geldiğinde müdürle feci şekilde tartıştıklarını hatırlıyorum. O yüzden ikinci sefer babamla gelmişlerdi. Tartışmanın bir kısmında "çocuğunuzu biz davet etmedik, alın gidin o zaman" ve "saçma sapan uğraşlar" gibi birşeyler duyduğumu hatırlıyorum.

* Size de gelir miydi bilmiyorum ama bir zamanlar Eurobilmemne bilmemne diye bir firmanın ürün broşüleri, hem de böyle hiç üye olmadığınız halde tamamen sizin adınıza özel bir mektupla kapınıza kadar getiriliyordu. O zamanlar için üstün teknoloji ürünü gibi görülen, günümüzdeki 500000$ değil, sadece 499999$ saçmalığıyla bezeli, her türden ürün reklamları vardı. Okumayı yeni sökmüş olmanın heyecanıyla önüme ne gelirse okurdum. Şimdi sesli okumak şöyle dursun, yolda görsem başımı çevireceğim bir kitap tanıtımı vardı: "Bir Seksoloğun Yatakta Yaptıkları"... Anlamı hakkında hiçbir fikrim olmadığı gibi, kapak resmi hakkında da hiçbirşey hissetmiyordum. Fakat babamın o son derece net, mükemmel şekilde açıklayıcı cevabını unutamam: "Şimdi, psikoloji ilmiyle ilgilenenlere psikolog dendiği gibi, seks ilmiyle ilgilenenlere de seksolog deniyor. Onlar ve onların yaptıklarıyla ilgili bilgiler var burada..." Benim verdiğim cevabı da hatırlıyorum: "Hmm.. Peki babacığım..." Tabu mabu anlamam ben abi! Ne seks, ne seksoloji, ne de herhangi bir cinsel kavram; o gün yüzüme anlaşılır ve açıklayıcı bir cevap değil 5 kardeşin 5'i bir yerdesi de gelebilirdi. Buna rağmen ben bugün ne haldeysem, yine o halde olmayı da başarabilirdim. Demekki insanın içinde olacakmış biraz da!

* Yazdığım her 10 mail'den 8'i, 3 sms'den 2'si, daha yazılırken vazgeçilmek suretiyle tarihe gömülüyor. Yüz yüze konuşmaya olan inancım dolayı, belki karşı taraf yanlış anlar, hatta hiç anlamaz diye kelimeleri cımbızla seçiyor, sonuna muhakkak cümleyle uygun smiley (Sımayl, similii, :) vs...) koymaya çalışıyorum. Dolayısıyla karşı taraf iki kelimeyle derdini anlatabilse bile, benim her cümlem bir roman oluyor, zavallı karşı tarafın okumaktan gözleri, anlamaya çalışmaktan beyni yoruluyor. İşin kötüsü yine kısa bir cevap gelince "yok yok demek istediğimi anlamadı herhalde" veya "bu sefer nasıl cevap yazsam ki" diyerek daha fazla panik oluyorum ve yanıt sürem daha da uzuyor. Bu durum bana sınav saatini soran arkadaşlar için de geçerliydi, hiçbir zorunluluğu olmadığı halde büyük bir içtenlikle doğum günümü kutlayan arkadaşım için de, mallık ilmini icra eden malolog için de, yanlış numaraya mesaj atan Roxana için de... Bu arada Roxana'nın telefonu hakikaten Bulgaristan operatörlüydü... Türkçe bilen bir Roxana, enteğesağnn!!!

* İzlerini bulmaya çalıştığım bazı arkadaşlarım var, doğal olarak arama ortamı da facebook (Sima kitabı). O kişi olduğunu tahmin ettiklerime uzun uzadıya bir mesaj döşeniyorum. Ayda yılda bir bile olsa bazen cevap veren çıkıyor ya, cevap gelmezse de içten içe kendime kızıyorum "zaten senin neyine bee, anılarmış bilmemneymiş pehhh" diye... Bunun bir beden büyüğü de, profilini yakından takibe aldığım birinin, her yeniden bakışımda daha da az sayfasının görülebilir olması. "Belki sadece tesadüftür, adamın/madamın zaten gizleyesi vardı resimlerini, profilini falan, ben öyle denk geldim" diyorum ama bu o kadar sık olunca anca züğürt tesellisi yaptığımı düşünüyorum. Hayır bari dese "ne giriyon lan pırofaylıma lavuk" diye, vallahi içim daha rahat olacak! En azından bileceğim ki, aradığım kişi o değil. Profiline, Türk olamayacak, hatta dünyadan bile olamayacak kadar ohannes derece fiziğe sahip dişi kişi resmi koyanlara zaten bir tek sen değil, bir tek ben değil, alem sinir oluyor! Ama kardeşceğizim, madem mahremiyetine bu kadar düşkünsün, internet denen samanlıkta senin ne işin var o zaman? Nerede face, nerede book... Facelessbook bu resmen!!!

* Bu duygumdan her ne kadar emin olamasam da, sanırım yaşça benden küçük veya yaşı bana çok yakın ünlülere sebepli sebepsiz gıcık oluyorum. Mantığı nedir onu da bilmiyorum ama oluyorum işte.Bastırılmış kıskançlık diyeceğim ama birşeyi bastırdığım da yok ki!


* Bu aralar bir görüşe katıldığımı belirtmek için hep kinaye yapıyorum. Özellikle dikkat ettim, hem de epey abartıyorum bazen. Layk diz: 
- Ne biçim özgürlük, ne biçim eşitlik bu böyle?

- Aaa hiç olur mu canım, demokrasinin gereği bu, olacak!

- Eee abi, hani maaşlara zam yapacaktı bunlar?
- Yaparlar canııım, bekle, acelen ne?

Hani ne bileyim, birgün biri çıkıp da "dalga mı geçiyon lan benlen, iğtoğluiğt" diye girişirse "aa hiç dalga geçer miyim canııım, sen dalga geçilecek adam mısın hiç, cık cık cık" cevabını veririm diye korkuyorum :))

* Bilgisayar oyunları da insanların karakterleri hakkında fikir verirmiş. Strateji oyunlarında, hele de savaşlı, mavaşlı olanlarında hep aynı şeyi yapıyorum. Savaşmak yerine incik boncuk toplamakla uğraşıyorum. Tanklara, piyadelere isimler veriyorum, herbirine kafamdan bir anı yazıyorum, mümkün olduğu yerlerde Barbie bebek oynar gibi, askerlerle ilgileniyorum. Emin olmadan asla saldırmıyorum; karşımda düşmanın iki askeri veya kıytırık bi meyve bıçağı varsa bile benim ordumu daha da güçlendirmeden asla... Piyadeler, tanklar, onları koruyacak piyadeler, onları koruyacak tanklar; destek verecek toplar, topları koruyacak piyadeler, piyadeleri koruyacak toplar; hepsini koruyacak uçaklar, uçakları koruyacak uçaklar, onları koruyacak uçaksavarlar, uçaksavarları koruyacak piyadeler vs vs vs... Eh haliyle savaşası falan gelmiyor insanın, o kadar masrafı yapacağıma gider 10'dan alır 9'a satar, sürümden köşeyi dönerim, savaşmadan sevişirim diyorum.

* Askerdeyken de böyle davrandığımı düşünsenize. Komutan malum uzvunu yırtıyor "lan saldırsanaaaaaa eşşooolleeeşşeeyykk" diye, "olmaz komutanım, karşı tarafta düşman var, düşmanın silahı var, silahın mermisi var, o mermi adam öldürüyor, sonra ben ölüyorum, ölünce de bir daha kimseyi öldüremiyorum, kantır sıtrayk değil bu haliyle..." Nefes filmindeki "sen ölürsen, herkes ölür" konuşmasını, "komutanım bağırmayın, yoksa çığ düşecek, hakikaten hepimiz ölecez falan yaani" diye kesen bir salak olsaydı, o kesin ben olurdum.

* Şimdi buradan kendimi hazır hissetmeme veya kendime güvenmeme veya ihtiyatın cılkını çıkartma gibi özellikler mi tespit edeyim, yoksa savaşmak bana göre değil mi deyim, hiç olmadı bilgisayar başında adam öldürme muhasebesine mi gireyim bilemiyorum. Bekara avrat boşaması hep kolay olmuştur zaten!

* Kadın dergisi almıyorum, erkek dergisi de almıyorum, binaenaleyh, ben zaten dergi almıyorum. Amaaaa... Şu "hangi falan filansınız, sevgiliniz en çok hangi iç organınızı yemek istiyor, aldatılıyor musunuz, aldatıyor musunuz, ergenlikten çıkıp gerginliğe girdiniz mi, hani siz bilmiyorsunuzdur biz söyleyelim daha önce hiç vattırıyla vızzırı yaptınız mı, kız arkadaşınızın kusmuğundan karakter tahlili" tarzı testlere bayılıyorum abiii!! Nasıl bir istektir, nasıl bir ihtiyaçtır bilmiyorum gördüğüm yerde sarılıyorum kağıda kaleme. Saçma olduklarını, sadece makaradan, kukaradan ibaret olduklarını bildiğim halde! Cevapları diğer sayfalarla kapatmaya çalışıyorum hatta, görmeyim de tam süpriz olsun diye. Hayır KPSS'ye veya iş mülakatına falan giriyorum sanki!.. En çok da hiç denemediğim veya bende mevcut olmayan şeylerle ilgili testler; amaç "ya olsaydı" merakını gidermek. Aklımda kalan sonuçlardan bazıları:
  • Çok tutkulu öpüşüyormuşum. (Bir de ben görseydim)
  • Yatakta çok asilmişim, mümkün olsa, hizmetçilerime emredecekmişim de onlar benim yerime şaapıcaklarmış. (Param olsa gider, kıçıma Cemaziyülevvel donu alırdım ama, hizmetçi bile tutmuşum, bak sen! Tamam üşengeç dedik ama o kadar da değil yani :) )
  • Önceki hayatımda 1700'lerde Mısır'da yaşamış Fransız bir şarap üreticisiymişim. Büyük bir aşkla evlendikten sonra öldürülmüşüm ve karım ve gizli saklı şiirlerimi bulup bir kitap haline getirtmiş. (Kesin Omar Sherrif'în atalarından biriydim abi. Gençliğine çok benziyorum zaten. Yarın gidip bir ifadesini alayım bizim oğlanın. Hatuna da yazıklar olsun, ne diye kurcalıyorsa şiirlerimi!)
  • İçimdeki ikinci insan (hamile miyim lan yoksa??) büyük bir lidermiş, el attığı her işi halleden, insanları peşinden sürükleyen, çığır açan biriymiş (Zaten Fransız kökenliymişim, kesin Napolyon'dur o, parayı kırdık abicimmm!!)
  • Aşk-ı Memnuda Adnan Bey (Kahretsin) Kurtlar Vadisinde Ömer Baba (uykum geldi) Yaprak Dökümünde Leyla (yok artık Mecnun!!!) karakteriymişim.
  • Hangi devrimcisinizde Lev Troçki (İstanbul'a sürgüne geldiydi ama o zaman ben yoktum), Hangi dikdatörsünüzde Oliveira Salazar (Troçki'den Salazar'a, bravo), Hangi padişahsınızda IV. Murat (eh...) olmakla taltif edildim.
  • Hangi organsınız diyordu, böbrek çıktım. (Neye binaen böbrek dedi anlamadım, umarım idrarla bir ilgisi yoktur)
  • Hangi hayvansınızda su samuru çıktım, çünkü "vahşi, girişken, duyusal ve oyunbaz"mışım (Bak sen, kırmızı iç çamaşırı da giydim mi tam olucak desene, ver kırbacı ver kırbacı...)
  • En sevdiğim meyva portakalmış (Sağolun be, mahcup oldum şimdi)
  • Kız arkadaşımın bende en beğenmediği özellik çok susmammış, ayrıca çok içime kapanıkmışım. (Doğru, hatta onunla hiç konuşmuyorum, yüzüne bile bakmıyorum, onu "yok" saydığımı söyleyecek kadar ileri gidebilirim hatta!! Evet, kötü bir insanım ben!)
----------------------- 

İşte böyle muhteren okuyanım,
3. seferde de halen tam olarak neye benzediğimi ifade edemedim sana. Neyse, hayat uzun, daha yaşayacak çok şey, girilecek çok kılık var.

Bakarsın bir gün biz de birbirimizin Cemaziyülevvel'ine tanık oluruz :))

Sevgiyle kalasıca seniii...
(^_^)

----------------------- 


Zaten gelecek milenyumda yaşam bir sonraki evreye geçecek ve artık bedene ihtiyaç duymayacakmışız, derimizi de çıkartırız artık :)

Köpeğin Pavlov'u

Şimdi efendim bilen bilir (saçma fakat hoş bulduğum sözlerden biri),
Vakti zamanında köpek adında bir psikolog mu, psikiyatr mı, bilim adamı mı, deli doktoru mu ne, ondan varmış. (Ki burada köpekleri, psikologları, psikiyatrları, bilim adamlarını ve deli doktorlarını tenzih ederim...)

Bu köpek, şimdi çoğumuz için psikoloji derslerinde sınav kağıdına cevap olarak yazmaktan başka pek bir işlevi olmasa da, insan davranışlarından bazılarını çok süper (Süper? Evet süper, bilimsel bir tabir...) bir şekilde açıklayacak bir deney yapmış.

Köpek, Pavlov adında bir insanı bir düzeneğe bağlayarak bir kaç ay boyunca, her zil çalışında önüne bir kap yemek koymak suretiyle eğitmiş.

Uzun süren eğitim sonucu Pavlov, artık her zil sesi duyduğu zaman, önüne yemek konulacağı gibi bir güdüye sahip olmuş.

Neticede kendini bu duruma o derece adapte etmiş ki, bir süre sonra zil çaldığı zaman önüne yemek gelmese bile karnı acıkmaya, ağzı sulanmaya başlamış.

İşte böylece, davranış bilimlerinde "Refleksli Şart" dediğimiz, vücudun sonradan eğitimle bile olsa belirli uyaranlara karşı belirli tepkileri veriyor olması durumu resmen kanıtlanmış...

Bu durumdan en çok, ekmek elden, su gölden yaşayan Pavlov ihya olmuş, o ayrı...

Tabii bir de Pavlov'un neslinden olan bendeniz...

---------------------

Her seferinde fazlasıyla ekonomiye kaçmak suretiyle üç farklı bilgisayar sahibi oldum efendim.

Günümüz şartlarıyla değerlendirecek olursak;

Birincisi, yaşadığım şehir şöyle dursun, ülkem sınırlarında bile bir eşini görmenin zor olduğu bir yapıya sahipti. Güç kaynağında, şimdi şu mor ışık yaymak suretiyle sinerk, böcenk gibi bilumum haşaratı elektirink vererek mefta eden sinek öldürme makinelerinde gördüğümüz, minicik, camdan tüp şeklinde bir sigortaya sahipti.

Pentium II bilmem kaç megahertz dolaylarında bir işlemciye, 8 bitlik bir ekran kartına ve MachOne adında, markasız Çin mallarından bile daha markasız bir ses kartına sahipti.

Şu an evin kömürlüğünde, tozdan, nemden, etrafındaki böceklerden güç alıp, kendi kendine evrimleşerek ilkel bir canlıya dönüşmeye terkedildi.

İkinci bilgisayarımı, Serious Sam (sahi ne deli manyak oyundu o, hala bazen oynarım :) ) adlı, o zamanlar için yine ortalama bir sistem isteyen bir oyunu oynayabilmek için şeetmiştim. Pentium III sanırım 800 megabilmemne işlemcili, o zamanlar sahip olmak için kıç uzvumu yırttığım 64MB'lik Nvidia ekran kartlı, 512MB RAMli vs vs vs...
Odamın bir kenarında güzel güzel fazlalık yapıyor ve bu yazının konusunu teşkil ediyor kendileri.

Üçüncüsünü de bundan neredeyse 2 yıl önce, Acer Aspire 5720G almak suretiyle edindim. Yıllarca deveyi sırtımda taşıyarak ettiğim yolcuğu artık altımda bir roketle devam ettiriyorum derken...

Eee ne de olsa sakınılan göze çöp batacağı içün, daha ekranındaki plastik korumayı bile sökmediğim güzelim meret, durduk yere, "bak abi az sonra bozulacam ben, belki uzun bi süre görüşemeyiz, hakkını helal et" bile demeden cartayı çekti, ıskartaya çıktı, fossukladı, nanayı yedi, mortingen strasse oldu, işini 66'ya bağladı, vattırı, vızzırı...

---------------------

Ve eveeeettt...
İşte konumuz da burada başlıyor canım okurcu.
Düttürü için Leyla, Bush için Irak, Tom için Jerry, Red için Kit neyse, ben gibi evden çıkmadan yaşamayı kendine düstur edinmiş, halim selim, ensesine vur lokmasını al bir insan için de bilgisayar o anlama geliyor.

Hasılı tekrar ikinci bilgisayarıma, emektarıma, görece en uzun kullandığım elektronik cihaza, sevgili buhar makineme tekrar dönüş yaptım.

Ve herşey böyle başladı...
Hın hınnn... Hın hınnn... (Gerilimli kalp atışı efektisi..)

---------------------

Daha açılışta eski alışkanlıklarıma gidiverdim birden.

Harddiskin ses çıkartabilecek bir canlı olduğunu tamamen unutmuştum o zamana kadar. Oysaki o anda, "hah şimdi tık edicek, üç saniye ses gelmeyecek, hah şimdi bir tık daha duyulacak, Bios ekranı gözükecek, çattt... dırılı dırırılııllll sesi gelince Windows yüklenmeye başlayacak..." demeye başladım içimden.

Eskisinden tek farkı, power düğmesine bastığım anda fanın resmen kustuğu toz topraktı! Belki de o fanın pervaneleri arasına zavallı bir örümcek yuva bile yapmıştı, kimbilir...

Gerçi o kadar süre boş bıraksan, ben daha fazla tozuturdum ortalığı, hak verdim yani şimdi!

Sonra sandalyeyi çekmemle birlikte, kendimi lisede hissetmem bir oldu.

Sanki arkadaşlardan birinin yıllık ödevini yazmak üzere oturuyordum.

Dahası yarın bir arkadaşım bana komik dublajlı filmlerden birinin cd'sini getirecekti ve onun için yer açmam gerekiyordu.

Üstümden, lise yıllarının buruk heyecanını atamadan, bu sefer "haydiii, yarına nasıl yetiştireceğim tiyatronun senaryolarını" paniği yaşadım.

Şu an tüm bunları yazmakta olduğum bu bilgisayarı en yoğun kullandığım zamanlar, lise arkadaşlarımın yıllık ödevlerini yazmakla, tiyatro kulübümüzün topladığı oyunları temize çekmekle ve en zor yöntemlerle en bulunmaz denilen mp3'leri indirmekle görevliydim. (Misal, Kazaa v. 3.4.5falanfilan Pro kullanarak: Usher - Yeah!, Yıldız Tilbe - Çabuk Olalım Aşkım indirdiğim ve okula kimsenin bilmediği, Tarkan'ın Yakalarsam Cıx Cıx'ının söylendiği Holly Valance - Kiss Kiss şarkısını tanıttığım için, milletin gözünde müzik gurusu ilan edilmiştim... Şimdi dinlemiyorum bile :) )

Ardından efendim, tahminimce kuyruklu piyano ile çalınmış olan WinME introsu (Aslında XP yüklüydü ama Windows Millenium'un açılışını çok seviyordum o zamanlar, o yüzden onu yüklemiştim :) ) duyuldu ve zamanında istisnasız her açılışta yaptığım, bilgisayar klavyesini piyano tuşesi gibi kullanan piyanist taklidini, o ana kadar tamamen unutmuşken, hiç öyle bir niyetim yokken, birden yapıverdim.

O dagılı dugulu notalar duyulduğu anda ellerim gidiverdi...
Gözümün önünde canlanan, o zamanlardakiyle aynı objelerle...

---------------------

Bu eski bilgisayarı çok kısa bir süre XP ile kullanmıştım.
Onun dışında hep daha eski sistemlerdeki alışkanlıklarım hakimdi.

Yani işletim sistemi olarak daha iki gün önce bozulan laptoptakinden zerre bir fark yoktu. O da XP, bu da...

Amma velakin eski günlerin kahrını çeken bu bilgisayarın başına geçince, artık madem uzunca bir süre yüzyüze bakacağız, neler takılıydı neler çıkılıydı hatırlayım diye, Bilgisayarım'dan Özelliklere tıklayım dedim.

"Aygıt Yöneticisi" başlığı, WinME'de, açılan pencerenin ortasında; XP'de ise en üstünde yer alıyordu ve ben bu yer değişikliğini bu bilgisayardayken bir türlü öğrenememiştim. Her seferinde elim ortaya gider, sonra göremeyip yine en yukarıya bakardım.

Aradan kaç yıl geçmiş olmasına ve benim de menülerin yerlerini artık biliyor olmama rağmen, eski dostumun karşısına geçince yine aynı karmaşayı yaşadım.

--------------------- 

Bir de orada arşivlenenler vardı tabii...

  • Elimdeki en eski dosya 17 Mart 2002 tarihli bir txt dosyası. Harfler kullanarak gittiğim bilgisayar kursunun resmini yapmıştım. Ama DOS tabanlı bir programlaydı, şimdi adını hatırlayamıyorum... GED miydi neydi sahi ya?
  • İlk indirdiğim şarkı Cardigans'ın Lovefool şarkısıydı. O zamanlar vokal hatunun kedi miyavlaması gibi gelen "lavvv mi laaaavvvvv mii, seeey deç çu lav mi, pırettteennnnn deç çu lav miiii" deyişi o kadar hoşuma giderdi ki... Yıllardır bir kere bile dinlemiyorum oysa. ( Daha doğrusu bu bilgisayarda kalan çoğu şarkıyı pek dinlemiyorum ya :) ) Geçmişi yad ettiğim şu an hariç tabii...

  • Benim çizgifilm, hayranlarının anime olarak olarak nitelendirdiği, her halükarda çok sevdiğim Pokemon vasıtasıyla tanıştığım arkadaşımla, o zamanlar yaptığımız MSN muhabbetlerinin kayıtlarını saklamışım. 2005 yılında başlamış tanışıklığımız...

  • O zamanlar MSN'in fazlasıyla basit, incecik, mavi renkli bir penceresi vardı. "Uff... Keşke windows görselleri (o zaman tema demiyoruz tabii) gibi yapsalar da hoş birşeyler görünse gözüme" diye düşünürken, aklım şöyle bir hatırlatma yaptı: "Belki bilmiyorsundur ama Saddam devrildi, İkiz Kuleler yıkıldı, hatta Yalova il oldu". Haydi hakkını yemeyelim, halen kullanan var MSN'in o versiyonunu. Ama Saddam hakikaten devrildi!
 
  • O zamanlar kendi kendime PowerPoint kullanarak dergiler yapmışım. Okuyucuları, annem, babam ve liseden, halen deli divane görüşmekte olduğum çok sevgili bir dostum olan, Sinazin (ne orijinal bir isim) adlı bir... Hmm... Şey deyim artık :))





  •  Bir arkadaşım, şimdi Flashdisk veya olsa olsa Filaş Bellek dediğimiz aparattan edinmişti. O zamanlar adına "Taşınabilir Harddisk" diyorduk. (Boru değildi, 256MB hafızası vardı!) Bir gün bana elindeki kliplerin bir listesini vermişti. (Resimde görmekte olduğunuz liste, hatta dosyanın adı da: "Alsana Yeni Full Klip Listem Seç Beyen Al") Sonra ben akşam okul çıkışında istediğim klipleri söylerdim, öteki gün sabah über teknoloji ürünü taşınabilir harddisk ile 3-4 tane gibi gayet bol miktarda klip atarak getirirdi, öğlen arasında eve gelir, bilgisayara atar ve yeni siparişlerimi belirterek iade ederdim. Hatta resmen network kurmuştuk o taşınabilir harddisk sayesinde! Şu an o listeye "acaba yarın ne istesem" heyecanıyla bakıyorum. Derken işin aslını hatırlıyorum, biz liseden mezun olalı yıllar geçti, o şu an Kıbrıs'ta okuyor, sakalları bile çıkıyor hatta!!


  • Piyanist taklidim dışında bir olay daha vardı. Elimi ne zaman fareye götürsem, klavyenin sürgülü masası ile üstteki masa arasındaki boşluk çok az olduğu için sürekli çarpardım. Bu yüzden nice parmaklarım uf oldu, nice tırnaklarım çıt oldu, nice canlarım acı oldu... Ve o zamanlar yaptığım yakarışı az önce tekrar yaptım: "Keşke arası daha geniş bir masa alsaydık..."

  • İndirilmek üzere listeye alınmış onlarca film, şarkı ve program linklerinin şimdi maalesef  %100 cortlamış hale gelmelerine, "şu adresleri kaydedeyim, çok hoş şeyler var" dediğim internet sitelerinin, hostlarıyla birlikte tarihe karışmış olmalarına, seneye lazım olabilir fikriyle indirdiğim 2008 İş Yılı Takvimine, gerçekten mükemmel bir düzene sahip dosyalama ve arşivleme sistemime değinmiyorum bile...
--------------------- 

Daha neler neler valla ya, okurcusum, neler neler...

Arşivci bir ruha sahip olmak sadece güzel değil, aynı zamanda buruk, hatta acıtan, hatta köskötü anıları da biriktirmeye neden oluyor tabii...

Bu vesiyleyle uzun süredir ilk defa, yıllarca peşine düştüğüm umutlarımı tekrar gözden geçirme fırsatı bulabildim.

Eskiden yazdıklarımla, hissetiklerimle, şimdi hissetiklerimi karşılaştırma imkanı buldum.

Yaşarken gözü kapalı evet dediğim şeyleri, yaşadıktan sonra tekrar değerlendirme fırsatı yakaladım...

Acı olan da ne biliyor musunuz?

Neredeyse hepsi için "eh valla iyi ki olmamış o iş, iyi ki bitmiş o muhabbet, Allah'a bin şükür kurtulmuşum o musibetten, ya bir de gitmiş olsaydım oraya, ya o zaman şöyle şöyle olmasaydı" gibi cümleler kurmuş olmam...

Biraz daha acısı da "resmen salakmışım, başkalarının beni enayi yerine koymasına şaşmamalı, ben kendimi enayi olarak lanse etmişim resmen, yahu bu iş böyle mi yapılır, hiç mi anlamadım bu hatayı, gerçekten bu kadar gerizekalı mıydım ben" diyerek dizimi dövmelere başlamam...

Gelecekte en acısıyla kendi belli edecek olan final kısmısı da, bundan fazla değil 5 sene sonra bile kendime, şu an yaptığım yakınmalarla yakınma ihtimalim, hala akıllanamamış olmam.

--------------------- 

Karl Marx da, bizim Hacı Hüseyin Ağa da görsel yönden sakallarıyla dikkat çeken kimseler. Hatta Pavlov bile! Ve sosyolojik açından sakallardan biri sol görüşlünün, biri sağ görüşlünün biri de entellektüel yaşayışlının sakalı.

Oysaki çıkan o şey, o ustura vurulmayıp düzenli şekilde uzatılan şey, kıl, tüy, saç, baş... Bildiğin sakal işte, anam babam sakal! İnsaniyeti bir kıl ile mi temsil etmeli yani?

Demem o ki;
Olay bilgisayarda değil, Necefli Maşrapada da değil, yine kendi içimizde...

Düşen her kar tanesine de bir anı yükleyebilirsiniz, en mübarek günlerinizi su üzerine yazmış da olabilirsiniz.

Önemli olan kar tanesi veya su üzerine yazılmış yazı mı peki?
Yoksa??? 

--------------------- 

Netice itibariyle (iki saattir gelemedim o itibara yalnız)


Acı - tatlı günler, uzun - kısa ilişkiler, zamanı geldiğinde yaptıklarımız veya yapmadıklarımız, niyetlerimiz bizi biz yapan...

Hepimiz onlar sayesinde bu günümüze geliyoruz.
Hangimiz doğar doğmaz tecrübe sahibi olabiliyoruz ki? 

Olabilecekler hakkında, başımıza gelebilecek şeylerin ağırlığı hakkında, yaşadıklarımızdan, yediğimiz kazıklardan yola çıkarak, yaşama karşı daha hazırlıklı olabiliyoruz.
Hangimizin içini yakan anıları yok ki?

İşte nacizane benim de, sabahın bilmem kaçında hatırıma gelen zirilyon tane şeyden bir kısmını okumuş oldunuz.
Hanginiz okudunuz ki :))

--------------------- 

Sizi güzel hissettiren şeylerden vazgeçmeyin, ama onların esiri de olmayın!

Sonra bir bakarsınız, evinize rahat bir uyku için aldığınız yatak size hükmetmeye, işinizi görmek için kullandığınız eski bir bilgisayar bile size emretmeye başlayabilir...

"Olacak O Kadar"ın  eski güzel günlerinde dendiği gibi;
Özleyin beni anacım, baaay...
(^_^)

--------------------- 

Aslında herşey irade meselesi!