Bir Kişinin Bu Aralar Olan ve Bitenleri

  • Bir daha bu buz pateni denilen şeye ilişirsem üç olsun. Evet, üç! Daha düz yolda sendeleyen ben, ikidir arkadaş ısrarıyla gidiyorum, her gidişimde işlevsel olarak dakika başı ihtiyaç duyacağım bir uzvumu zedelemeden de dönmüyorum. Hayır her seferinde haftalar süren bir can acısı çekmek için üstüne para vermeye bu ısrar nedendir anlasam? Bir de demiyorlar mı ooo yaptın işte, aaa bak ne güzel oldu, ohoo kaç kere geldin sen buraya diye... Bir cacık olmuyor güzelim, kendimi kasmaktan kasıklarım ayrı, ben ayrı yönlere dağılıyoruz, size de gücenmeyin diye bir şey demiyorum. Sen de canım arkadaşım lütfen bir daha paten maten ısrar etme, icabında o parayı bana ver, ben evde kendi kendime kaşımı gözümü yararım :)

  • Bebek sahibi olan onlarca arkadaşıma biri daha eklendi. Cinsiyetini rüyamda görmüştüm zaten, biliyordum kız olacağını da, bilmemezlikten geldim, onlar bildirdi. Gel gelelim, ben bir ayrı sevindim bu bebeğe. Zaten düğünlerinde de ayrı bir sevinmiştim. Neden bilmiyorum, sanki benim kızım olmuş gibi sevinçliyim şu an. Allah analı-babalı büyütsün, bahtıyla güldürdürsün. Ve Umay, şimdiden aşık oldum sana, bilesin.

  • Kilo vermek ne güzel şey. Uzun süredir ya aslında sende boy olduğu için pek belli etmiyorsun diyerek beni teselli etmeye çalışan arkadaşlarıma rağmen, benim her aynaya bakmamda, her kemer takmamda, her yere eğilmemde tekrar ve tekrar karşılaştığım o yağlı gerçekti kilolar. Ayrıca devede de boy var ama hiç de zayıf göstermiyor bir kere, hıhh... Hasılı efendim, ne Sibel Can diyeti, ne fil diyeti, ne selülit (erkek adamda selülit olurmuymuşmu, onun da diyeti varmıymışmı?) diyeti, ne bilmemniyeti... Gırtlağı keseceksin aakideş. Ritmik yürüyeceksin, acıktıkça su içeceksin, akşam da bir tabak salatayla yetineceksin. Valla ben yaptım oldu, bir haftada 3 kilo verdim, üstüne bir de hafiften süzülmeye başladım, peh yahşı oldu. Yaşasın Fukara Mimmet Ağa Diyeti!

  • Elimde sihirli bir değnek olsaydı önce aftoz ülser adındaki zımbırtının bir tarafına değdirirdim. Ne illet, ne berbat ve ne bir o kadar da lanet birşeydir bu bea. Eskiden bir tanecik çıkar, efendi efendi ızdırabımı çeker, sonra üç-beş ay huzurlu huzurlu dolaşırdım. Anam şimdi biri bitiyor, üçü geliyor, en kısası bir ay sürer oldu. Birşey değil, o acıdan zaten rejim yapmaya gerek kalmıyor, istesem de yemek yiyemiyorum, nefes alırken bile bir işkence. İsviçreli tontonlar, bi el atın şunuma ya. Bak yine dilim değdi ufffffff, öl be, öl, die, dieeee!!!!
 
  • Bu Rusça olayı da burada biter, daha gitmem Moskova'ya. Türkçe okuyamaz, yazamaz ve dahi konuşamaz oldum. P harfi R oluyor, B harfi V oluyor, Я harfi Ya oluyor, C harfi S oluyor. Bunları zar zor belledim şimdi de Türkçesini unuttum V nasıl yazıyorduk, P şu muydu bu muydu... Dilimin de nevri döndü telaffuz edeceğim diye.. Krasnoznamyonnyj diye kelime mi olur lan? Аллах беланизи вермесин! (Allah belanızı vermesin!)

    • Bugün iki bin mirilyonuncu kere Bilmemnenet Televizyon Paketinden aradılar ve ben de iki bin mirilyon birinci kere ihtiyacımız olmadığını söyledim. Kampanyanın bu hafta sona ereceğini söylediklerinde üç yıldır hep aynı haftayı yaşıyor olduğumu sandım. Sonra bir Quantum fiziğine gitti aklım, bir de izafiyet teorisine. Zaman algımı yitirdiğimi düşünerek geçirdiğim zamanı agılayamadım. 
     
    • Issız Adam'ı izlememe yolundaki zorlu direnişim devam ediyor. Dünyada başka romantik film yokmuşçasına, Türkiye'de izlenecek, konuşulacak, eşe dosta tavsiye edilecek başk film kalmamışçasına herkes sürekli olarak izlemem konusunda ısrar ediyor. Ben de neden böyle bir yeminde bulundum bilmiyorum ama evleninceye kadar izlememe kararımı sürdürme inadındayım. Kim bilir belki de gelmiş geçmiş en aptalca film, en uyduruk, kaydırık film... Ama 20 kişi toplaşıp, beni de davet etmeksizin o filme gittiniz, sonra da "aaa abi ama kız arkadaşın yoktur diye gelmek istemeyeceğini düşündük ondan davet etmedik, yoksa biliyorsun..." gibisinden dünyanın en ucuz bahanesini öne sürdünüz ya... Evlenmeden izlemeyeceğim o filmi, sonunu söyleyenlerin de bilgisayarını formatlayacağım, DVD'sini cızacağım, kablosunu kopartacağım, bütün gece Teletubbies izlettireceğim, alayına isyanım ülen!

      • Hiç de öyle nekrofil bir yapım olmamakla birlikte, rüyalarım her geçen gün daha bir cesetli, daha bir kanlı revanlı temalara sahip olmaya devam ediyor. Dün arabasıyla göle düşmüş birini gördüm, adam şoför koltuğunda, emniyet kemeriyle bağlanmış koltuğa, sapsarı olmuş, eti butu sallanıyor. Bir de yatağıma uzanmışım, biri bana yüzülmüş insan derileri veriyor, ben de poşete dolduruyorum, üstünden kanlar akıyor falan. Korku filmi falan izlemem, böyle cesetli anılarım da yok hiç ama nereden geliyor bunlar bilmem. Nasıl bir manyağım ben acaba?

      • The Sims: Medieval bir yerden sonra bayıyor abi. Yani tamam, okey, ortaçağ konsepti süper, kılıç dövüşleri harika, RPG anlayışı fevkalade ama hep aynı haritada hep aynı sil baştan görevler... El mahkum oynayacağız tabii de, krallığı Çinçilla'lar istila etti diye her seferinde demirci ol, kapan yap, hep aynı adamla tekrar tanış, hep aynı sonu yaşa... Eh demirci dediğin zaten böyle izbandut gibi bir adam, o bile ne kadar dayanabilir ki bu rutine? Ayrıca sırf çiçek toplayarak bir din adamını 3 level yükseltebildim ki bunları yaparken "sordum sarı çiçeğe" ilahisini bile söyletme gereği duymadım. Heeeç gerşekşi deel... 
       
      • OTEP yine albüm çıkartıyor, hatta çıkartmıyor, kusuyor resmen. Sanki Smash The Control Machine'i yeterince sindirmişiz gibi, sanki yokmuşuz gibi, sanki yalanmışız gibi, sanki brutalmışız gibi... Review işini bir iki denemeden sonra anladığım üzre beceremiyorum, zaten ben Review yapmazsam hatrı kalacak bir sanatçı değil Otep. Neyse efendim 26.04.2011'de Atavist geliyor ve biz atalarımıza dönüyoruz, at sırtında yaldır yaldır yardırıyoruz...

      -------------------------

      P.S.
      P.S. nedir?
      Herşeyin harfler ve ifadelerden ibaret olduğu bir dünyada neyin scriptum, neyin post scriptum olduğuna kim karar verir?
      Ve şimdi tüm bunları irdelemek bana ne kazandırır, ne kaybettirir?

      Geçiniz...

      Bazen bazı durumlarda kendimi mi kandırıyorum, yoksa bu şey gerçekten böyle mi o kadar anlayamaz bir hale geliyorum ki, kendimi mi kandırıyorum yoksa bu şey gerçekten böyle mi hiç ama hiç anlayamıyorum.

      Bir bakıyorum herşey yolunda, bir sorun yok, ben bu işi kesinlikle yaparım... Bu gerçek birşey.

      Sonra bir daha bakıyorum, yolunda olan hiçbir şey yok, gırtlağıma kadar sorun içerisindeyim ve bu iş kesinlikle yapabileceğim birşey değil. Ve asıl gerçek bu!

      Öz güven meselesi midir değil midir bilmiyorum ama bazen birinin beni birşeyler yapmaya zorlaması gerektiğini düşünüyorum. Hatta sadece bazen değil, herzen, hepzen. Emrivaki yapılmasından nefret ederim ama dikkat ettim de çoğu işi de emrivaki olmadan yapmıyor gibiyim.
      Kafam çok karışık, aşırı derecede karışık, haddinden çok daha fazla karışık. Tam olarak ne istediğim ve ne istemediğim konusunda en ufak bir fikrim yok. Hatta hayal ederken bile şüphe içerisindeyim, yav acaba doğru hayal mi kuruyorum, olur mu ki böyle şey mi ki???
      Her zaman yaptığım gibi bunu da aşka sevdaya bağlayarak kurtarmaya çalışsam tutar mı acaba?

      Yoksa bu da mı kendimi kandırma yöntemlerimden biri?

      Yani o kadar inanıyorum ki, bir yerden sonra bu inancımı hiç yeniden tartma ihtiyacı da hissetmedim, ne zaman bir acaba gelse daha çok bağlandım, artık inanıyor muyum, kendimi mi kandırıyorum anlayamaz hale geldim...

      Haydi adetimdir,
      Bu zırvamı da burada bir sonuca bağlayamadan bitirirken,
      siz yine sevgiyle kalın,
      yine bahar tomurcukları açsın,
      taze sabah meltemleri şebnemlendirsin oralarımızı buralarımızı.
      (^_^)

      -------------------------

       
      Alice : Buradan gitmek için hangi yolu izlemem gerekiyor?
      Sırıtık Kedi : Bu nereye gitmek istediğine bağlı.
      Alice : Neresi olduğu farketmez, yeter ki buradan gideyim!
      Sırıtık Kedi : O zaman hangi yoldan gittiğinin de bir önemi yok.
      Alice : Fakat sonunda bir yere varmalı.
      Sırıtık Kedi : Her yol bir yere varır, eğer yeterince uzun yürürsen…

      Kışsal Kişi

      Kışlar güzeldir hanımefendilerim, beyefendilerim.

      Hatta güzel olan bir mevsim varsa o da kıştır, gerisi boştur, yalandır, göz boyamadır.

      Bence her gün kış olmalı, hayat hep kışta geçmeli, baba bize kış almalı, hepimiz çok çalışmalı ve büyüyünce kış olmalıyız, ben bugün yolda kış görmeliyim.

      ------------------------

      Bir kere İlkbahar denilen o ne idüğü belirsiz oluşum tamamen yalancıdır, iki yüzlüdür, üç kağıtçıdır, dört kandırıkçıdır!

      Birgün sıcaktır, bir gün soğuktur, bu yüzden herkesi hasta eder. Dışarıda kafam gibi güneş pırıl pırıl parlarken siz o kafayı daha pencereden uzattınız mı ya nezle olursunuz, ya grip, yada mevsimsel depresyon.

      Bir de bu var ha, mevsimsel depresyon!
      Yani hayatta herşeyimiz çok yolunda, bizi sıkıntıya sokacak birşey yok da bir bu mevsim değişiyor diye depresyona giriyoruz.
      İşte ilkbahar daha bu dakikada sahtekarlığını belli eder.

      Sonra bir de sonbahar vardır.
      Yani ilkinden çok tatmin olmuşuzdur da sanki, bir de sonuncusunu yaşarız. Hani çünkü kış gelecek ya, kış kötü, kış tü kaka ya. O yüzden son birkaç gün daha mutlu olabilmek için lutfen bir sonuncu bahar daha gelir.

      Bu sonbahar da en az adaşı ilkbahar kadar aldatıcıdır.
      Daha kötüsü sinsidir, arkadan kuyu kazar, önden yüze güler, yandan çelme takar.

      Sonbahar, mevsimlerin Ferhundesidir! Cemile için Caroline, Sezar için Brütüs ne ise, mevsimler için de sonbahar odur.

      Duygusallık izlenimi yaratır.
      Sarı renginin aldatıcı, göz boyayıcı, sahte heyecanları tetikletici özelliklerinden sonuna kadar yararlanır.

      Adı bir kere sahtedir.
      Bak bu son bahar, bundan sonra bahar olmayacak, bu herşeyin sonu, dünyanın, hayatın, aşkın sevdanın sonu geldi. Hiçbirşey eskisi gibi olmayacak vıdı da vıdı...

      Peeeeeh, yörü git allasen!!!

      Ve baş düşman yaz!
      Yaz, kışı çekemiyor oluşunu ilk önce adından belli eder.

      Kış ne kadar alfabenin ortalarından harfler seçtiyse, yaz da bir başından iki sonundan seçerek ve inadına tek hece kullanarak muhalefet eder.

      Burada yaz mevsimini yerin dibine sokacak kadar kin ve garez kusabilirim. Kusacağım da nitekim.

      Kahrolsun Yaz!
      Go home Yaz go home!
      6. Yaz, Defol!

      ------------------------

      Neden bu böyledir?
      Neden yaz bu kadar kötüdür?

      Şimdi canlar,
      Aşk dediğimiz şey, taşa da tesir eden bir mevzudur, dorpağa da. Bu bilinen birşey.

      Aşkı ortaya çıkartan birkaç önemli etkenden biri heyecandır. Heyecanı ortaya çıkartan pek çok önemsiz etkenden biri de sıcaklardır.

      Siz mesela hiç buzdolabında saklanan bir tavukta heyecan belirtisi gördünüz mü?

      Elbette göremezsiniz.
      Mesele o öznenin tavuk olmasında değildir, mesele bulunulan mekanın buzdolabı olması da değildir.

      Mesele, sıcaklığın olmamasıdır!

      Yaz da aynen böyledir işte.
      Yaz mevsimi, insanların aklını sıcakla çeler. Bir insanın normalde yapmayacağı bilumum salaklığı yaptırır bu yöntemle.

      Kendinizi ayağınızdan bağlayıp uçurumdan fırlattırır, yamaçlardan paraşütle atlattırır, kendinizi çekici, alımlı, böyle Eros gibin, Afrodit gibin birşey hissettirir, soyunma ihtiyacı doğurtturur.

      Aşık olasınız yokken bile aşık ettirmeye çalışır ve bu alçakça komplo yüzünden içine düştüğünüz utancı "yaz aşkı" gibi saçma ve ucuz bir tabirle örtbas etmeye çalışırsınız.

      Oysaki suç sizde değildir!

      Kalp o sıcakta sadece heyecana odaklanmışken, başka birşey düşünmemek elde değildir. Suç yaz mevsimindedir!

      Pekiiiiiiiiiiiii,
      Kış nasıldır?
      Kışın aşka etkisi nedir?
      Neden kış daha iyidir?

      Kış, eğer ekvatorda veya tropikal bir adada yaşamıyorsanız veya burada beni haksız çıkartıp bozmaya çalışmak gibi bir planınız da yoksa, soğuk olduğu bilinen bir mevsimdir.

      Soğuk, duyguları dinginleştirir. Uçarılığı, aşırılığı önler.

      Bakmayın siz, arasıra haberlerde karlar içine çırıl çıplak dalan emmiler görüp "anaaaa heriflere baaaak, eksi bilmem kaç derecede donla yüzüyor" diye şaşkaloz oluyoruz ama onların zaten ateşleri başlarına vurmuştur. Yapacak birşey yok.

      Hasılı kış, heyecan doğurmayan, duygularınızla başbaşa kalabileceğiniz, nadide bir mevsimimizdir.

      Bu nedenle de, aşk gibi heyecanın en âlâsını yaşatacak bir duyguda sıcağın kandırıcı etkisi en başta kalkmış olur.

      Böyle bir mevsimde, böyle bir soğuklukta, aşık olacak heyecanı bulabilmek için kendinizi zorlamalısınız. Çalışmanız, çaba sarfetmeniz gerekir.

      Üstelik sadece sizin çalışmanız da yetmez, aşık olduğunuz kişinin de kalbine o heyecanı yerleştirmeli, onu dış etkenlerin sıcaklığıyla değil, kendi alın terinizle, el emeğinizle, göz nurunuzla çalışıp kazandığınız, kendi sıcaklığınızla sarmalısınız.

      İşte gerçek aşk budur, işte insan olmanın, işte medeniyetin, işte tunç, demir, bakır ve cilalı taş devrinin anahtarı budur!

      ------------------------

      Mesele sadece aşk olsa, duygular olsa yine iyi.

      Örneğin sıcağın çaresi yoktur, ama soğuğun vardır.
      "Ayol şimdi klima denen birşey var ne kadar da cahalsın" demeyin efendiler. İşin ekonomik boyutu bir yana, o klimanın sağladığı serinlik hissini gerçekten inandırıcı ve tatmin edici buluyor musunuz? Elinizi vicdanınıza, sapkayı da ortaya da koyarak bunu bir söyleyin bana!

      Ayrıca klima şunun şurasında 15-20 yıllık bir mesele.

      Oysa kışın bir soba gibisi var mıdır? Ki kendilerini burada uzun uzadıya irdeledim...

      Haydi sobayı da geçelim.
      Kışın üste giyilecek fazladan bir giysi çoğu şeye çare olabilirken, yazın ne kadar soyunup dökünsek daha fazla afakanlar basıyor.

      Yazın serinlemek için dondurma, vantilatör gibi ticari; havuz, banyo gibi, sulu; yatıp uyumak gibi vakit öldürücü bir sürü yorucu eyleme girmek zorunda kalırız. Ve bunları da yine kendi isteğimizle yapmayız!

      Zirilyon tane reklamla beynimizi taciz ederlerken, bir yandan eş dost, hısım akraba dayatmasıyla "ay gel pilaja gidelim, ay boşver yatıp uyuyalım, aman sıcaktan baydım şuraya biraz uzaniim" şeklindeki aile baskısıyla kendimizi bunları yapmaya mecbur hissederiz.

      Oysa kışın ısınmak için,
      Sıcacık bir soba, çıtır çıtır bir simit ve yanında sıcacık çay, hatta salep; ince bir atkı, bere; yahu hiç olmadı bir tatlı tebessüm yeterlidir ya. Birbirine sokulan iki sevgilinin sıcaklığı karşısında, yazın zoraki sıcaklığının lafı olur mu hiç?

      Ayrıca kimse size çayın kaçınılmaz bir çözüm olduğunu söylemez, bu tamamen sizin zevkinize bağlı birşeydir. İstediğiniz atkıyı sarabilir, sonuna kadar rüküş olabilir, üstelik buna rağmen daha bir sevimli bile olabilirsiniz. Sevgi hususuna daha değinmedim bile :)

      ------------------------

      Yazın insanların yapacağı birşey yoktur. İş vakti değil, okul vakti değildir.

      Tabii elbetteki yaz tatilini bile size zehir etmek için yaz kursları, yaz okulları, yaz mesaileri gibi, yaz mevsiminden nemalanan "yaz mafyaları" her zaman olacaktır, orası ayrı!

      Ama genellikle yaz, insanların pek birşey zorunluluğu hissetmediği, dolayısıyla kendilerini o an akıllarına nasıl estiyse öyle ifade edebilecekleri bir mevsimdir.

      Yazın tanıştığınız insanın, kışın sergilediği davranışlarına şaşırmanız, veya kış boyu omuz omuza çalışığınız o mülayim odacının, yaz gelince arsız bir playboy olduğunu öğrenmenizin sebebi işte budur.

      Kışın ise insan kendisi olmak zorundadır.
      Azıcık sosyal çevresi olan her insan, kış boyunca o sosyal çevreyle irtibat halinde olacağı için asla kendini zor durumda bırakmak istemez.

      Bu yüzden daha az yalan söyler, daha temkinli davranır, daha planlı yaşar. Bu, ayrıca kışın getirdiği o dinginlik hissinin de bir etkisidir.

      Öteki türlü ise büyük ihtimal mükemmel bir yalancıdır ve maskesi, sizin yokluğunuzda, yazın gittiği yerler, takıldığı mekanlarla bir güzel düşer.

      ------------------------

      Mevsim kandırmacalarının en bariz ve kolay kanılan üç kağıtçılıkları ise renklerdir.

      Örneğin ilkbahar adındaki acemi kalpazan, çiçekleri açtırmak, ağaçları tomurcuklandırmak, böcekleri kımıldandırmak suretiyle, tabiatı bir hareketlenmeye sevkeder. İnsan daha kendine bile gelemeden, "nooluyoruz lan" deyiverir.

      Yaz denen büyük sahtekar, en tehlikeli kaçakçı, tüm yan kesicilerin efendisi, Haşhaşî lider, hem buraya kadar saydığım tüm etkileri yayarken, bir yandan da herşeyi kendine özgüleştirmeye çalışır. Herşeyde bir ayrı hareketlenme, ayrı bir kıpır kıpırlanma vardır. İnsanlar topluca sihirli mantar yemiş gibi bir o yana bir bu yana şaşkın şaşkın koşturup durur. Tam olarak neyin gerçekten güzel, neyin gerçekten çirkin olduğunu anlayamaz çünkü herşey yazın büyüsü altındadır. Topluca bir halisülalos... Eee şey, halüs, ım, hülosla... Yani bu tür yapay gündemlerle, bu tür hasil, ya hal... Yani adını söylemekte, kelimeyi telaffuz etmekte güçlük şekiyorum...

      Sonbahar adındaki at hırsızlığından emekli, jübilesini sahte para basarken yakalanarak yapmış kalpazan mevsim ise, herşeyi sarıya boyamaya çalışır. Herşeyi kendi etkisi altına almak istiyormuş mesajı vermeye uğraşır. Bazılarımız da bunu yutar ve "ayyy çok romantik, vayyy çok hüzünlü, oyyy ne de duygusal" diyerek kendini kandırmaya, hatta şiirler yazmaya başlar. Oysaki hiçbirşey sarı değildir. O sarı ağaç sahtedir, bir zamanlar yeşildi o, o çiçekler de bir zamanlar bembeyazdı. Gök yüzü bile maviydi ama sarı oluverdi bir anda. Resmen göz boyama, sahtekarlık bu!

      Oysaki kış...
      Ahh o kış...
      O güzeller güzeli, nadide, cici, temiiiiiizzzz, tatlıııııı... Aman da aman, hanimiş kış, kuzuuuum, mevsim misin sen??

      Kış mevsiminde birşeye anlam verebilmek için uğraşmak gerekir canlarım.

      Ağaçlar yapraksızdır, otlar, böcekler, yoktur. Varsa bile biz onları göremeyiz, çünkü herşey beyaz bir perde altındadır!

      Başka bir deyişle, renk yoktur.
      Aklınızı çelerek öyle zannetmenize neden olacak bir durum yoktur yani. Boş bir boyama kitabı gibidir doğa, isterseniz mor ağaç bile çizebilirsiniz, herşey hayal gücünüze bağlıdır. Kimse size papatyalar sarı-beyaz renkte olacak veya, bu dağlar toprak rengindedir, şu çimler ise yeşildir diyerek dayatamaz!

      Ayrıca şu an o bembeyaz dağlarda neler olduğunu asla bilemezsiniz. O dağların neler sakladığını da. Bir gizem vardır.

      Anlayabilmek için işin derinliğine inmeniz gerekir, kafa yormanız gerekir, uğraşmak gerekir. Böyle bir durumda sahte ve yapmacık hislerle bir yere varılamaz.

      Herşey eşit ve adildir, tüm şartlar ortaktır.
      Bir çınar, bir meşe ve bir kavak arasında hiçbir fark yoktur. Anlayabilmek için burnunun dibine kadar gidip incelemeniz, araştırmanız gerekir.

      Kimse sizi renk cümbüşü ile kandıramaz!!!

      ------------------------

      Hem bir kere, kaçımız sahilde yaptığımız kumdan kaleyi, bir saat sonra yerinde sapa sağlam görebilmiştir ki? Yarına kalıntılarını bulmak şöyle dursun.

      Birinin üstüne basmasına bile gerek yoktur.
      Zamanla suyu kuruyunca kendi kendine yıkılır, yada gelir dalgalar temizler. Rüzgardan aşınır gider...
      Kısa ömürlüdür yani.

      Oysaki kardan adamlar öyle midir?
      Değildir!

      Biri hususi olarak gelip katletmediği sürece, kardam adamınız ne kadar hilkat garibesi olursa olsun asla yok olmaz, kış boyunca yaşayabilir.

      Sahi katledilmek demişken, onun bile mutlusu ve mutsuzu vardır.

      Yazın sıcağından ölmek veya yanarak ölmek, tartışmasız acı vericidir. Bitmek bilmeyen, tahammül edilemez bir acı. Kurtarılmak zor, tedavi olmak daha da zordur.

      Kış soğuğundan ölmek veya donarak ölmek ise ölüme giden yolda huzurlu, hatta mutlu bir süreçtir.

      Bir süre sonra acı çekilmemeye, hatta sıcaklık bile hissedilmeye başlanır ve ölüm uyku anında gerçekleşir.

      Ölüm anında kaç kişi böyle bir lükse sahip olabiliyor ki?

      Hiçbirşey hissetmeden, huzurlu, sıcak bir uykuda hayata veda etmek.

      Sırf ölmek için bile kış mevsimi en iyisidir diyebilirim.

      Yine de çok fazla emin değilim, zira daha önce bir kaç kere donarak ölmedim veya donarak ölen biriyle konuşmadım, kendisi de gelip bana anlatmadı.

      Lakin bilimsüel kişilerin görüşü bu yönde. Ben de ölümün yalancısıyım...

      ------------------------

      Bir de efendilerim, nacizane, benim kışlarım vardır.

      Belki kaderin bir cilvesi, belki kozmozun koşulları, belki de eşyanın tabiatından dolayıdır bilemiyorum ama, tüm güzel anılarım hep kışta saklı.

      Aşk, bir çimdik kar olup içimde eriyip gitmişti mesela.

      O yukarıdan minicik minicik kar topları atar, ben de aşağıdan ağzımla yakalamaya çalışırdım.

      Kısacık bir ders arasında, bir damlacık boyumla, yaşadığım en romantik dakikalar bunlardı.

      Ben başımı havaya dikmiş ona bakarken, aynı zamanda gökyüzü gri, hava soğuk ve zehir gibi duman kokuluydu.

      Sürekli yukarı bakmaktan mütevellit bir yerden sonra başım dönmeye başlamıştı fakat ben çok mutluydum, aşırı derecede mutluydum.

      Belki de aslında mutluluktan başım dönüyordu, şimdi tam olarak hatırlayamıyorum. Ne de olsa üstünden 10 yıldan fazla zaman geçti...

      Sonra o duman kokusu ne kadar da güzel birşeydi?

      Geniz yakan, hasta eden, yataklara bile düşüren yoğun şehir dumanını beğenen tek insanın ben olduğumu düşünüyorum.

      Arkadaşlarım beni pek tanımazlardı, her sene farklı bir okulda, farklı bir şehirde gezinip duran birinin köklü ilişkiler kurması beklenemezdi zaten.

      Ama hiç olmazsa kar topunu rastgele çocuklara değil de, tanıdığım kişilere fırlatmak daha zevkli olabilirdi.

      Bu nedenle, kar yağdığında evden dışarı, arkadaşlarımla kar topu oynamaya değil, karla karışık duman koklamaya çıkardım.

      "Her evde bir ocak yanar ama üstünde et mi pişer, dert mi pişer" derdi annem.

      Belki o kokuyla birlikte evlerin dertlerine ortak olurdum.

      Belki de aslında hiçbiri umurumda değildi, sadece beni ilgilendiren evi, onun evini düşünürdüm.

      Ya da belki tiner tarzı bir bağımlılığa dönüşmüştü benimkisi, çünkü hiçbir zaman dumansız kışlar yaşayan şehirlerde yaşayamadım :)

      Şimdi bile ne zaman yolda sevgililer görsem, el ele, kol kola, onları kar topu oynarken, kar topu oynayan herkesi de sevgili olarak hayal ederim.

      Aşk kar, kar da aşktır benim için.

      Göz alabildiğine beyaz, tertemiz, el değmemiş, içinde neler sakladığı bilinmeyen...

      Yada sadece aşk olarak değil.
      Biriyle birşeyler paylaşmak için en uygun öge yine kar, en uygun mevsim yine kış oldu benim için.

      Diyorum ya, tüm güzel anılarım, bende derin izler bırakan neredeyse herşey...

      Hep kış, her zaman kış.

      ------------------------

      Yine de şunu söylemeden geçmeyeyim,

      Aslında siz bana pek aldırmamalısınız. Erken ömrünün hatrı sayılır bir kısmında, ilkbaharda yazılı stresi, sonbaharda okula başlama stresi yaşayan, yazın tatilde kendini bilmez bir şekilde tanımadık tatil mekanlarında ailecek sıkılarak eğlenen, şimdi de şu yaşa gelip böyle apışıp kalan, benim gibi biri için doğal olarak en güzel mevsim kış olacak, diğer mevsimler tü olacak, kaka olacak, dışkı olacak, istifra olacaktır.

      Ha demiyorum ki mevsimler sütten çıkmış ak kaşıktır, asla! Onlar ne mal olduklarını çok iyi bilirler, sadece bilinmemesi için uğraşırlar.

      Pis mevsimler, hepiniz kötüsünüz!

      Bir tek kış bana bu kadar sahip çıktı diye seviyorum yoksa ey kış, sen de az değilsin.

      ------------------------

      Derken sayın seyirciler,
      Yine bir kere daha allem edip, kallem edip konuyu aşka getirmenin gururunu yaşıyorum.

      Ama ne yaparsınız işte, insan en çok hasret kaldıklarından dert yanarmış.

      Tıpkı bu şehre de 4 yıldır doğru dürüst kar yağmamış olması gibi. 

      Yaygınlaşan doğalgazlı ısınma yöntemleri yüzünden içime doya doya geniz yakan, baş ağrıtan, ciğerleri yırtarcasına öksürten fakat beni bilinmeyen bir sebepten mutlu eden o şehir dumanını içime çekemeyişim gibi...

      Ve daha sonsuza kadar hep içimde kalacak pek çok şey gibi...

      Teşrif ettiniz, bir soğuk, karlı kışlı yazımı okudunuz yahut göz gezdirdiniz, şimdi de sevgiyle kalınız efendim. Yine bekleriz.
      (^_^)

      ------------------------

       Bir gün öleceksin kardan adam, ama unutulmayacaksın, hep içimde yaşayacaksın.
      Sana olan saygımdan asla kumdan kale yapmayacağım.
      Yapılan tüm kaleleri de tekmeleyeceğin.
      Huzur için de uyu eski dostum.

      Diri Gelin

      Bir seferlik de içimden geçen birşeyi hemencecik söyleyivereyim dedim. Bilmem ilginizi çeker mi ama :))

      Ben, canlarım,

      Kimseyi kırmadan, incitmeden seviyorum.
      Üzülmek, ağlamak gerektiğinde de memnuniyetle depresyona giriyor, seve seve ağlıyorum.

      Yaşanan kötü şeyleri, kurulan güzel hayaller telafi ettiği sürece ağlamak hiç de o kadar kötü gelmiyor açıkçası.

      Kendi kendime, reklam etmeden seviyorum sonracığıma. Bu sebeple o da dahil kimse neler olup bittiğini anlamıyor, her kim ise o.

      En önemlisi de, kişi odaklı değil, duygu odaklı seviyorum, bu yüzden ne birini yaralıyorum, ne de ben yaralanıyorum. Sevgime bir karşılık bulamamak bu yüzden ona karşı öfkeyle doldurmuyor beni, sadece çok üzüyor. Zaten nedendir o düşman kesilmek, onu da anlayabilmiş değilim.

      Unut gitsincilere, geçmişe mazi denircilere, çivi çiviyi sökercilere, sana kız mı yokçulara, bir kız için değermicilere çok kızıyorum. Ben unutmak için sevmiyorum ki, kız bulmuş olmak için de sevmiyorum, kendimi tatmin etmek, yalnız kendi mutluluğumu sağlamak için hele, hiç!

      Herkesi kendime özgü seviyorum hep. Çok Syrano işi, Syranotik bir aşk.

      -------------------

      Peki ama şimdi gecenin bir yarısı bunları neden anlatma gereği duyuyorum?

      Özetle,
      Bilmiyorum.

      Azıcık daha geniş bir açıklamayla,
      Belki de hakkımda hiçbirşey bilmeyen, varlığım veya yokluğum birşey ifade etmeyen sizlere kalbimi açmak bana daha kolay geliyor.

      Ya da belki,
      Ölü bir gelin üzerinde evlilik teklifi provaları yapacak kadar gece vakti mezarlığa girmeye cesaretim yok :)



      Siz tabii ki sevgiyle kalın kalmasına da,
      O sevgi mümkünse bende de kalsın lütfen, çok rica edeceğim.
      Çünkü galiba o olmadan herşey çok daha çekilmez bir hal alıyor  ve ben buna dayanamıyorum...

      Yavrularınıza Duyulmamış Lider İsimleri

      Yıllar önce, daha ben portakalda vitaminkene, anacağızım zamanın en gözde basın kuruluşlarından olan Günaydın gazetesinin "Yavrunuza İsimler" ekini almış.

      Bazı isimlerin altı çizilmiş, bazılarının yanına "ayrıca şu dilde şu demek", "Fars kökenli, Bulgar kökenli", "teyzemin torunun adı" gibisinden notlar düşülmüş.

      Benim iki adımdan ikisi de o kitapçıkta yoktu. Zira ben orjinal bir kimseymişim, annem bir adımı rüyasında görüp koymuş. Babam da "Abdül" serisinden pek duyulmamış bir ön ad daha eklemiş. Derken adlanmışım sanlanmışım ve bugünlere gelmişim.

      ----------------------------

      Şimdi efendim, lider dediğimiz, kahraman dediğimiz veya tarihi kişilik dediğimiz karakterler, bir kere zaten yaptıkları işlerle kendilerini biz normal, alelâde insanlardan ayırıyorlar, orası okey zaten.

      Yalnız siz hiç mesela Oytunç diye bir kahraman duydunuz mu? Yada mesela Murtaza?

      Biri çıkıp da size "Aaa öyle deme Abuzittin Yardıray büyük bir insandır, ülkemizi düşmanlardan o kurtardı" dese bu size ne kadar inandırıcı gelirdi?

      İsimden kaybeder bir kere insan!

      Bir gün köyünüzün meydanına soluk soluğa bir çocuk geliyor ve "Ağalar koşun, Seyyit Şehriyar Paşa köyümüze teşrif ediyor." diyor.

      Hemen ardından diğer yönden başka bir soluk soluğa çocuk da "Ağalar onu boşverin, asıl Ökkeş Paşa köyümüze teşrif ediyor, hadi toplanın." diyor.

      Şimdi siz olsanız koskoca, anlı şanlı, aynı anda hem Seyyit hem de Şehriyar bir paşayı mı karşılamaya gidersiniz yoksa nacizane, ufak tefek, mülayim Ökkeş paşayı mı?

      Siyasi görüşlerine gıcık değilseniz veya işin içinde bir kurnazlık yoksa pek tabiiki Seyyit Şehriyar paşayı karşılarsınız. Hem çok afedersiniz kim naapsın Ökkeşi allasen?

      İsim önemlidir ağalar beyler!
      Filmin sonunda en güzel kızı öpen, en sağlam arabayı alan ve dünyanın yedi ceddine okuyanlar hep Şehriyarlar, Berkecanlar, Alperler olmuştur.

      Sizin bizim gibi Ökkeşler, Aliler, Veliler, Seracettinler ise sonsuza dek sevimli yardımcılar olmaya, filmin sonunda ölmeye, küçük rollerde ömür çürütmeye mahkumdurlar.

      ----------------------------

      Yine de siz gelin, benim "En Sevdiğim Lider İsimleri" listeme bir göz atın. 

      Yalnız şunu da belirteyim, bu liderlerin siyasetleriyle, görüşleriyle falan zerre kadar bir işim yok, şu an için tek ilgilendiğim şey isimleri. Sonra "vay niye bizim köyüm muhtarını da yazmadın üleyn, o da büyük adamdır" veya "vay seni gidi laik ateist agnostik aczmendi müsveddesi seniiiii" demeyin de, aman...

      Hem belki aranızda bugün çocuğumuza ne isim versek diye kara kara düşünen veya marjinal olmak adına en duyulmadık isimler, rumuzlar, nik neymler arayanlara bir hayrım dokunur.


      Eveeeet, işte o liste, işte o liderler.


      Haşâyar Şah

      Eski Persçe'de Haşayitha-i Haşayithanem, Antik Yunanca'da Xerxes adıyla bilinen, "Kralların Kralı" veya "Şahların Şahı" anlamına gelen, Ahamenid Hanedanından, MÖÖÖ'den önce 519'da doğmuş Pers Kralı.

      Kendileri, Çanakkale Boğazını, gemileri yanyana dizip kalın halatlarla bağlayarak oluşturduğu geçici bir köprüyle geçmesiyle ve akabinde Thermopylae Savaşında Yunan ordusunun taktik başarısı karşısında sakalının boğumlarını tek tek yolmasıyla ünlüdür. Ha sonunda savaşı kazanmıştır o ayrı.

      300 adlı, Frank Miller'in mükemmel çizgiromanından uyarlama berbat bir filmden, cüzzamlı bir ordusu, lezbiyenlerden oluşan bir haremi ve 3 metrelik bir vücut yapısı olduğunu öğreniyoruz...

      Favori lider isimleri listemde her daim bir numarada kalacak sevgili bir arkadaşımızdır kendileri. Ha hapşurdu, ha hapşuracak, haşhaş çekmekten hapşurma krizine giriverecek sanki...


      Şuppiluliuma

      Bu adı son derece şapırtılı ve lolipoplu kralımız programımıza Hitit tahtından katılıyor. MÖ'lü yılların 1380'lerinde doğmuş. Adı "Saf Kaynaklı Su" anlamına geliyormuş. O zamanlar Erikli veya Hayat su yokmuş tabii. Bütün işleri Hattuşa Devlet Su İşleri yürütüyormuş.

      Dostumuz Şuppiluliuma, ileride Mısır ve Hitit'in birbirileri üzerinde hak iddia etmelerine neden olacak ilk kız alıp verme olayına girdiği için ne derece doğru bir karar vermiş tartışılır. 


      Asurnasirpal

      Bu görmekte olduğunuz kanatlı dede, adından da tahmin edileceği üzre bir Asur kralı, adının anlamı da tahmin ettiğiniz vech ile "Asur Tahtının Koruyucusu". Eksi 883 yılında korumaya başlamış tahtını.

      Habur Nehrinden Fırat nehrine kadar ülkesini genişletmiş. Ayrıca ülkesine Sfenks kültürünü getirmiş. Kendisinin de bol sayıda Sfenks formunda heykelini yaptırmış. Ayrıca çokça da Akbaba başlı kabartmaları var... Biraz ilginç bir dedemizmiş, saygı duyuyoruz tabii de...

      Sha Nagba Imuru

      Bir aslanı kafa kola olan bu kralı aslında hepiniz biliyorsunuz. Kendileri, tarihçilerin İnek Yılında (MÖ) 2500'lere tarihlediği bir vakitte doğmuş, adıyla sanıyla, Uruk Kralı Gılgamış. Peki ama nedir bu Sha Nagba Imuru?

      Gılgamış Destanını okuyanlar bilirler. Zavallı kralcağız ölümsüzlüğü arayım derken başına gelmeyen kalmamıştır. Tanrıçayla anlaşmazlığa düşer. Tanrıça Enkidu diye bir yaratığı musallat eder. Gılgamış bu yaratığı iki tatlı lafla kandırıp kendi yanına çekince Tanrıça yine dellenir Enkidu'yu öldürür.

      Cinayet mahalinden ayrılan Gılgamış yolda giderken Nuh Tufanına denk gelir, dalgalarla cebelleşir, derken mağaralara sığınır, bir kadın aklını çeler vattırı vızzırı... Yani adam krallık yönetmek, hüküm sürmek dışında ne kadar ayak işi varsa hepsini icra etmiştir.

      Nihayetinde kendine Sümer dilinde "Çok Şey Görüp Geçirmiş, Çok Şeye Şahit Olmuş" anlamına gelen "Sha Nagba Imuru" gibi artistik bir ad seçmiş haklı da olarak...

      Bu arada antik uygarlıklara, benim gibi böyle duyulmadık ilginç isimlere meraklı OTEP adındaki metalik sarışın, Sepsis şarkısını ona armağan etmiş. Teşekkür ediyoruz kendilerine.

      İmre Tökeli

      Bu büstünden ve sağlığında yapılmış çoğu tablosundan, bir prensten ziyade halk şairi, ozan gibi biri izlenim veren bu ağabeyimiz Macaristan'dan teşrif ediyor. Adı da çoğumuzun tarih derslerinden hatırlayacağı İmre Tökeli, orijinal şekliyle Thököly Imre.

      Osmanlı desteği ile 1681'den, 1705'te İzmit'te ölümüne kadar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile olan münasebetlerde ve daha bilumum savaşta yararlılık göstermiş, hatta kısa ömürlü bir Orta Macaristan Krallığı bile kurmuş. Osmanlının Viyana bozgunu üzerine anlaşmalarla elden çıkartılacak pek çok kale arasında kendisine bağlı yerler olsa bile savaşmadan terk etmemiş. Sonunda Avusturya'ya esir düşmüş.

      Osmanlılar tarafından fidyeyle kurtarıldıktan sonra yine pek çok savaşta Osmanlı ordusunun başına geçmiş ve yararlı hizmetleri nedeniyle Transilvanya'ya prens olmuş. Meşhur Karlofça Anlaşmasıyla buradaki topraklar da elden çıkınca, bu masa başında kaybedilen topraklar yüzünden ülke yönetimi işinden baymış ve İzmit'e gidip süper emeklilik istemiş.

      O değil de ben bu arkadaşı İmre adında bir Türk diye biliyor, adına da Töke diye bir köyde, kasabada falan doğduğu için Tökeli deniyor sanıyordum. Konyalı Şerife, Kahtalı Mıçı gibi birşey hani...

      Olsun olsun, bizden olmak isteyen bizdendir.
      Hürmetler abi, bin tane Habsburg hanedanı feda olsun, senin canın sağ olsun.


      Iosif Vissarionovich Dzhugashvili

      Yaaa siz onu tanımazsanız o da size böyle naniiiik yapar işte. Adam zaten Rus değil ki bikere, Gürcü o Gürcüüü akıllıııaaaam...

      Ee ama Stalin mtalin ne dalga? O lakabısı bikere onun. Сталин diye yazılıyor, "Çelik Kişi" demek, yaa ben Rusça biliyorum yaaa yaaa işteee...

      Bir belgeselde öğrenmiştim asıl adını. Çok yaşlı bir teyzeye Stalin'i soruyorlardı "Aaaa Çuvagaşviliiii ehehehe" diye gülüyordu teyze kameraya. Oradan bir merak doğmuştu ne alaka diye, meğerse işin iç yüzü buymuş. Bir de Rusçası çok aksanlıymış. Yani mesela bizde bir başbakanın "Eeepten aykırı gidersin bea, anacaazını da alıp gidecan mı bagam?" demesi gibiymiş.

      Vay gidi Çuvagaşvili, sen de az değilsin ya hadi neyse...



      Cevahirlâl Nehru

      Geniş Aile'nin Cevahir'inden değil bu.
      O "Kızıl Cevher" Nehru!

      1889'de, Hindistanda doğdu,
      Çalıştı çabaladı, ilk başbakanı oldu,
      Helal olsun, helal olsun sana,
      Cevahirlâl babaaaaa, Cevahirlâl babaaa, oooo, oooo, oooleeeeyyy....

      Kimileri onun için aşırı milliyetçi, faşist, kimileri sosyalist, kızıl gerilla diyor; kimileri Gandhi ailesine olan yakınlığını kullanan bir fırsatçı, maceracı, kimileri de hayalperest diyor.

      Hindistan'ın özgürlüğe kavuşması için hiçbir örgüte yada birilerinin dolduruşuna ihtiyaç duymadan, tamamen kendi çabalarıyla gösteriler hazırlamasını, çarpışmasını ve sonunda o ülkenin ilk başbakanı olmasını açıklayacak tek kelime bence "kahraman"dır aaagadaş!!!

      Krishna tependen baksın Nehrucuğum, kızıl cevherim, ateş taşım benem... 


      Sultan Kâbus
       

      Bu sakalının her bir telinin ayrı ayrı tarandığını düşündüğüm ve ileri yaşına rağmen inanılmaz yakışıklı bulduğum 1940 doğumlu karizmatik beyefendi, tam adıyla Qaboos bin Said al Said, Umman'ın şu anki sultanı.

      Güney Yemen'deki sosyalist hareketlerle ve Dhofar İsyanı olarak bilinen bir iç savaşla mücadele ettikten sonra ülkeyi "Maskat ve Umman"dan "Umman Sultanlığı"na getirmeyi başarmış.

      Uyguladığı dini liberalizm politikası sayesinde ülkedeki en baskın ikinci din olan Hinduizm, Arap yarımadasındaki tek ve en geniş nüfusa bu ülkede sahip olmuş. Ayrıca İslamın İbadiyye mezhebine mensup tek devlet.

      Kimler için Kâbus veya bu bizim bildiğimiz karabasan anlamındaki Kâbus mu yoksa daha başka bir anlamı var mı bilmiyorum ama beni de hafiften tırstırmıyor değil.

      Sizi de çok ahibbek majesteleri :)

      ----------------------------

      Ağır abilerimi inceledikten sonra, şunları da yazmazsam içimde kalır canlarım, o yüzden bir de bunları buyrunuz:

      • Nuşirevan: Çok romantik bulduğum Farsça bir isim, ki halen de kullanılıyor. Adaleti ve halkına karşı cömertliğiyle o kadar ünlü bir Sasani hükümdarıymış ki, bir rivayete göre Hz. Muhammed bile: "Keşke Nuşirevan-ı Adil de benim ümmetimden olsaydı" demiş. I. Hüsrev olarak da biliniyor ve adının aslı olan Anoşek-revan ile aynı anlama geliyormuş, "Ölmez, Ebedi Ruh".
      • Dürrüşehvar: Nerelerden duyup da öğrendiğimi bilmediğim bu isme bir tek Halife Abdülmecit Efendi'nin kızında rastladım. Anlamı "Şahın İncisi" imiş.
      • Ardeşir: Kurdeşen veya tebeşir gibi acayip bir isme sahip bu Sasani hanedanı krallarından üç tane var. Anlamı "Tanrının Sözünü Almış" demekmiş.
      • Kavad: Yemin ediyorum burada bir art niyet yok. Ne bileyim Sasanilerin bu kadar orijinal isimler bulacaklarını? Belki de bizim aklımız fesattır, ne malum? Bunlardan da iki tane var ve hepsi de babalarına karşı gelerek tahta geçmişler. Anlamını bulamadım ama belki de "vay seni kavadın oğlu" deyişi buradan geliyordur, kim bilir?
      • Şalmaneser: Böyle birazcık Selman, birazcık Charlamagne karışımı, karizmatik bir Asur kralı. Bunlardan özellikle beşincisi Tevratta bol bol geçiyor. Pek rahat vermemiş zavallı İsrailoğullarına.
      • Huitzilihuitl: Yapmayın ama bunu, yapmayın ama bunuuu... Sonra vay niye krallığımız yıkıldı da bilmemne de... Aztekler umarım sarımsak soğan yemeyen bir millettir, zira şu bol hahlamalı hohlamalı adı kralın önünde telaffuz etmek, o ağız kokusuyla pek bir cesaret isterdi. Anlamı "Arı Kuşu Tüyü" imiş. Oooldu canım.
      • Montezuma: Her okuduğumda "muntazam" demek istediğim, doğru dürüst bir tasviri olmadığı için de erkek mi kadın mı bir türlü anlayamadığım bir Aztek lideri. Kızılderililer zaten milletçe kadın mı erkek mi pek anlaşılmayan bir topluluk. Uzun saçların aldatıcılığı bir yana... Hayır çok afedersiniz kadına benzettiğim vakitlerde bir göğüs görmeye çalışıyorum, bedeni kuş tüyleriyle dolu bir insanın göğsünün kabartısını nasıl seçeceğimi bilemiyorum, e erkek olsa zaten böyle hallere bürünmez. Anlamı da "Gök Gibi Gürüldedi" imiş! Ufff, zor iş valla... 
      • El Cid: İsmin orijinalliğinden ziyade, sanırım tarihteki en kısa isimli liderdir de kendisi. Gerçi asıl adı Rodrigo Díaz de Vivar, Cid Arapların ona takmış olduğu isim. Mağribî Arapça'da Seyyid, yani Efendi, Bey anlamına geliyormuş lakin neden böyle kısa bir lakap seçildi, neden başlarına bir üç harfli sardılar bilmiyorum.
      • Tojo: Haydi o lakaptı. Peki ya bu? Kabul, Japonya'nın, hatta genelinde uzak doğunun hiçbirşeyine aşina değiliz, en basit şeyleri bile bize komik geliyor ama bu kadarcık da kısa isim olmaz ki be gülüm? Eşiniz hanımefendiyle vaktinde nasıl tanıştınız siz?
      - Ben Katsuko Ito, sizden çok hoşlandım,tanışalım mı ? 
      - Tojo. 
      - Efendim? 
      - Adım... Tojo... 
      - Memnun oldum. 
      - ... 
      - ... 
      - ... 
      - ... 
      - Savaş çıktı, gitmeliyim. 
      - Peki, iyi günler...
      • Keykubad, Keykavus, Keyhüsrev Üçlemesi: Bunlardan bizde bolca varmış zamanında. Şimdi bir kere hepsinden en az üç tane var. Sonra II. Alaeddin Keykubad, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in oğlu (tamam wikipedia'dan baktım, ne var? Hıhh...) Sonra I. İzeddin Keykavus da I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in oğlu, onun oğlu da I. Alaeddin Keykubad falan amaaaaan öfffff... Secerenizi mi ben mi tutacağım be!!!! Keyhüsrev Farsça'da "Büyük, Ölümsüz Ruh" demekmiş. Kubad ise "bayağı, gösterişsiz" demekmiş ama Keykubad olunca anlamı değişiyor mu bulamadım. Keykavus ise latincesi Cepheus olan Kral takımyıldızının İran astrolojisindeki karşılığı imiş.
      • Muvatallis, Hattuşil, Murşili: Bunlar da az değil hani. Tamam Hititsiniz, kralsınız, eyvallah... Ama en azından azıcık Mısırlı rakiplerinizden feyz alın ya, Murşili diye isim mi olur oğlum? Şaşırdın mı sen? Ben sizin saraya teşrifatçı olsam ilk halka seslenişte boynumu vurursunuz valla.
      - Veee huzurlarınızda yüce majesteleri Hattuşulu.... Ehemm, öhöömmm, Hattoş... Ahahah, ay çok pardon. Ciddiyet ciddiyeeeet!! Eveeet, huzurlarınızda kralımıııızzz Hattuşilililili lili yaaaar, Hattuşililili yaaaar, yüzüüüm güldü sağğyendeee... Ahahahahaaaaa... Ya bi gidin yaa haıushdahsd...
      - Puduhepa bu herif neler saçmalıyor böyle?
      - Puduhepa mı? Prrrsssffffff, yenge o nasıl isim allasen?
      - Sen Yüce Tavananna hakkında nasıl konuşuyorsun?
      - Tava ney ney?
      - Cellaaaat, cellat Telipinu, gebert şunuu!!!!
      - Telepinu mu asdakdhaksj, alllaaam ölecem ahaha... Gıyk...

      ----------------------------

      İşte kral olmak, ünlü olmak, akılda kalmak böylesine meşakkatli bir konu dostlar.

      Ha mevzu sadece krallıkta da değil.

      Örneğin,
      Murtaza veya Abuzer adını duyduk mu hiçbirimizin gözünün önüne öyle yakışıklı, metroseksüel bir tip gelmiyor.

      Ki burada tüm Murtaza ve Abuzerlerden özür diliyorum! Konunun onların şahsiyetiyle hiçbir alakası yok, ayrıca biliyorum ki kaideyi bozacak bir çok da istisnası vardır bunun.

      Daha ziyade akıllarda canlandırılmış, yanlış ve gereksiz bir imaj var.

      Sonra mesela bir erkek olarak kendi adıma konuşayım.
      Bir kızın adı Setenay ise mesela, o kızdan için otomatik olarak güzellik kraliçesi imajı canlanıyor kafamda. İsterse Elephant Woman kıvamında olsunlar. O ön yargı yerleşti bir kere!

      Sonra mesela Ayselen.
      Tanıdığım bütün Ayselenler şirinlik abidesi canlılar.

      Derken Esra.
      Tanıdığım bütün Esraların hepsi de orijinal kızıl saçlı.

      Ya Sanem'e ne demeli?
      Hiç çirkin ve huysuz bir Sanem duydunuz, gördünüz mü?

      Ve al işte, tüm bunların yanında, başta da bahsettiğim Ökkeş!
      Bir Ökkeş asla çevresi arasında sıyrılamaz, o ömür boyu sağın solun "aaaa Ökkeeeeeş, ahahaaaaa" gibisinden son derece salakça ve mantıksız alaylarına maruz kalmak zorundadır. Karısının ismi en fazla Fatmadır veya Kezbandır, ha bir ihtimal Kezbannur. Çalıştığı yerde olsa olsa personel müdürünün sadık yardımcısı olur.

      Kimse bilmez oysaki o Ökkeş de en az Deniz kadar, Tunç kadar yakışıklı, kaslı, popüler olabilir ve Şahika, Okşan, Ruşen gibi bilumum fıstığın aklını alabilecek kapasiteye sahiptir.

      Hem siz biliyor muydunuz, benim rahmetli ağabeyimin adı da Semir'di. O hayatımdaki ve anladığım kadarıyla çevremdekilerinde hayatındaki tek Semir'di. Ayrıca Tolga Karel'miş, Kıvanç Tatlıtuğ'muş, kendilerine yakışıklılık atfedilen bilumum zevat, üç kere gusül abdesti almadan onun yanına yaklaşamazlardı, öylesine de yakışıklıydı!!!

      ----------------------------

      Böyleyken böyle işte, okurcumlarım.

      Siz siz olun, çocuklarınıza ne isim vereceğinize dikkat edin.

      Ya Eski Türk Uygarlıklarının yaptığı gibi 13. yaşlarına kadar geçici bir isim verip, sonra bir tören düzenleyerek o zaman kadar gösterdiği kişilik özelliklerine göre gerçek bir isim verin,

      Ya Hami-Sami geleneklerindeki gibi önce bilinen tüm atalarınızın adını, aralarına oğlu veya kızı anlamına gelen "-ben, -ibn; bent, bintü" eklerini koyun, nihayetinde de kendi istediğiniz bir ismi koyarak çocuğunuz yedi sülalesinin adını tek başına taşısın,

      Ya Eski Amerika Medeniyetlerindeki gibi doğadan, çiçekten, böcekten bir parça alıp Oturan Camış, Kakao Yaprağı, Sultan Sazlığı, Fatmagülün Suçu, Yolun Sonu, Ebemin Nikahı gibi belirtili isim tamlamasından oluşan isimler verin,

      Ya da ne bileyim, biraz kafanızı kullanarak remix isimler üretin.
      Ali> Alican> Aliye> Aliberk> Aligül> Alisu
      Ayşe> Ayşecan> Ayşenur> Ayşegül> Ayşesu

      Hatta uluslararası düşünün.
      Nicholas> Nicholasberk> Nicholasiye> Nicholasnur...

      Ama en önemlisi de,
      Sağlıklı, anne babasına, eşine çocuğuna, vatanına milletine, hayırlı evlatlarınız olsun.

      Varsın adları Ökkeş olsun, Mişel olsun, hatta Adenoid Hynkel olsun. Yeter ki insan olsun...

      Hepsi cihanşümul olmasa bile kendi içlerinde birer kahraman olsun.

      Siz de bir kere daha sevgiyle kalın canlarım.
      (^_^)

      ----------------------------

       Majesteleri, Tayland Kralı
      "Phra Bat Somdet Phra Poramintharamaha Chakri Borommanat Phra Buddha Yodfa Chulaloke"
      Saygıyla Selamlarız.