Zaman İyileştirmez, Yıpratır

Evet efenim, aynen böyledir.

Zamanın hiçbir naneyi veya maydanozu tedavi ettiği yoktur, aksini söyleyenler casustur, jurnalcidir, ikinci dereceden denklemdir!!

Mesela örneğin diyelim ki;
Benim ağabeyim öldü.

Yani benim ağabeyim artık bir ölü. Bundan iki yıl önce de bir ölüydü, bundan iki saniye sonra da ölü olacak, iki yıl sonra da, iki asır sonra da son derece ölü olacak.

Zaman tedavi edici bir zamazingo olsaydı, onun her geçen gün ölmeye değil, her geçen gün yaşamaya başlaması gerekirdi.

Yada benim acımın zamanla mutluluğa dönüşmesi gerekirdi.

Ama hayır!

Acımın yada acılarımızın zamanla dinmesi, bu durumu kabullenişimiz tamamen bizim insaniyetimizle alakalı bir olgu.

Belki ben abimin ölümünü bir kaç dakika sonra kabullenip, "e iyi madem, Allah rahmet eğlesin" de diyebilirdim, "lanet olsun neden benim abim, neden ben, ah dünya, senin ben taaa x,y,z..." diye isyan da edebilirdim.

Ve bunların da hiç biri zamanla ilgili değil, benim metanetim veya metanetsizliğimle ilgili olacaktı.

"O ölmedi kalbimizde yaşıyor" ile "o öldü, geberdi, mort oldu, cartayı çekti" arasındaki farkı sağlayan şey zaman değildir sayın milletvekilleri, o sizsiniz.

Peki zaman ne yapar?

Başlıkta da şeettirdiğim gibi;
Yıpratır, tüketir, köreltir, zıbartır!

Zamanın en büyük hilesi kendisinin asla olmadığına insanı inandırmasıdır.

Çocukluğunuzda saçınızı çeken o eşşoğlusunun bugün adı bir yana, yüzünü bile hatırlamayışınız zamanın yıpratıcı etkisine en kocaman örnektir.

Bugün hiç kimse Sezar için ağlamıyor yada Feliçita Mehmet için göz yaşı dökmüyorsa bunun sorumlusu zaman değil, değer yargıları değişen bizleriz...

Tabii her kaybettiğimiz, her olumsuzluk yaşadığımız kişi veya olay için de ömür boyu ağlayacak değiliz ama bunun müsebbibi (Müsebbib? Ha, ne?) biziz...

Sezar kayınçosu, baldızı şusu busu tarafından bilmem kaç yüzyıl önce, şerrrrefsizce pıçaklandı.

Zaman tedavi edici olsaydı bu durum değişip "Sezar overdose uyuşturucudan bir otel odasında ölü bulundu"ya dönüşmeliydi ve Feliçita Mehmet bugün milletvekili yada şarkıcı yada ne bileyim işte nükleer tıp uzmanı falan olmalıydı...

----------------------------------

İnsanlık tarihinin acar magaaazin muhabiri bendeniz Syrano yine akla hayale gelmedik, bir o kadar da yararsız bir uğraşla daha huzurlarınızdayım efendim.

Bu yazımızda bir döneme adını yazdırmış üç beş siyasi şahsiyetin mevzuya giriş ve mevzudan çıkışlarını ve zamanın yıpratıcı etkilerini izliyciiz.

Ve en sonunda söylemek istediğim ayrıntıyı dayanamayıp en başında patlayacağım:

Kardeş nedir bu 10 yıl takıntısı? Neden herşey 10 yılın içinde olup bitiyor? 27 yaşında ölenlerin laneti gibi birşey mi bu?

Peşinen uyarı: Ulu önderimiz Şerafettin Üstünkaya veya yoldaş Katinka Obranova'ya değinmemiş olmam veya neden inatla insanlığın yüz karası Lolozade Bertunç Efendiyi ballandıra ballandıra anlatmama göstereceğiniz bilumum tepkilerinizi sineye çekmeyi kabul ediyorum. Bendeki bu sine de kimselerde yok sööliim!!!

----------------------------------



Viktor Yushchenko

 
1999
Viktığğğ, oooo Viktığğğ...

Sen değil miydin, seninle 5 dakika başbaşa kalabilmek için uğruna televizyonlarda yarışmalar düzenlenen?

Her seçimde muhalefetin eline veren?
Rusya'ya "höt", Amerika'ya "zöt" diyen?
Nooldi sağa, nooli boyle?
 2013


----------------------------------


Adolf Hitler

1938 - 1945

Hadi ama Hitty, hadi ama dostuuummm, bu kadar çökmüş olamazsın!!

10 yıla varmadan beyazlamış ve dökülmüş saçlar, çöken avurtlar, sarkan gıgı, sivriliveren burun, torbadan beter göz altı bavulları...

Saçların tarumar gözlerinde nem, ateşe benzerdin,küle dönmüşsün!

Eee dünya savaşı başlatmak yorar adamı!

1938 - 1945 

Kambur bir bel, titrek bir sol kol, kalın bir ense ve salınmış göbekler... Ne bu bööle Hitlerim bi sarsıl bi doğrul bi dikel azıcık yaaa!!!

Off offf, içlendim yeminle, bir türkü yakıcam.

Yeşil başlı Goebbels ördek,
Uçar gider Reich'a karşı
Tellicesin Keitel etmiş,
Açar gider Heil'a karşı...
----------------------------------


Winston Churchill


1945 
Seni de az içmedik be Çörçilim mangal partilerinde.

Kimse senden bi üçken ficut, bi baklava göbenk, bi böyle ne biliim, adonis kası falan beklemiyordu ki yiğidim.

Neticede Hitlerin anasından emdiği sütü burnundan getiren adamdın, bahriyemin nazırıydın, puroların en bi etlisiydin...

De yalnız insan bu kadar da salmaz ki kendini be Vinstınım Çörçilim.



 1955


----------------------------------


Barrack Obama

Ben bile 5 yılda tanınmayacak hale geldim, sen lutfedip saçına 100 gram un serperek yırtmaya çalışıyorsun Obama! Çok ayıp yaptığın bu bana!

 
2008 - 2013


---------------------------------- 

Charles De Gaulle

Fığansığz şağaplağının ömğü uzattığı ve jildi genj tuttuğğu söğleniğğğııı...

 
1959 - 1969

Naapak kanka, inanak mı?

Yahu, adamın kepi bile yaşlanmış, dökülmüş sırmaları... İnanmıyorum ben arkadaş, o Goyl, bu Goyl değil.

Peki bu da mı gol değil?

1960 - 1970


---------------------------------- 

Margaret Thatcher

 
1979 - Tam Seçimleri Kazanırkene 


İleride her kadın liderin başına gelebilecek bilumum sorunlara dair bir kitap yazdığımda baş kahramanı kesinlikle bu yengem olacak.
 
Bu yengem fena, çok fena fesfena. Ayrıca hiç de "girls power" yada "bütün kızlar toplandık" ayaklarına girmeden tam böyle errrrrrrrrkekçesine fena. O "r" harflerinin altındaki esaslı manalara dikkatinizi çekerim.


 1990 - Tam İstifasını Sunarkene

Oyyy leydim, demir leydim benim, daş hatunum, baş bacım, has yengem, bas baldızım. Seni bu hallere düşürenler utansın. 
Leydi Little Serçe'den gelsin:
Duru bir su gibi, bazen volkan gibi, bazen bir deli rüzgar gibi
Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş, acelen ne bekle Margaret...

Notenzigen: Aradan geçen onca yıla rağmen değişmeyen şeylerden tek şey eşine duyduğu sevgi ve onun hediyesi olan inci küpeleri ve kolyesi. Bir rivayete göre rüyasında bile çıkartmazmış onları...




----------------------------------

Adnan Menderes & Celal Bayar

Bu şahs-ı muhteremleri Zeki Alasya&Metin Akpınar'dan veya Laurel&Hardy'den yahut İzel&Çelik&Ercan'dan daha özel kılan ve benim onları bir arada sunmamın iki sebebinden üçüncüsü, aynı giriş ve gelişmelerde bulunup, ayrı ayrı sonuçlara çıksalar bile zamanın yıpratıcı etkilerine karşı takındıkları düşmanca tavırlarıdır.

Bana bile zerre kıyak geçmeyen zaman, bu arkadaşlara epey bi torpil geçmiş.


Birine demiş ki, "oğlum zaten seni öldürecekler, bırak dilediğin gibi yaşa, yıpratmayacağım seni"

1950 - Seçim Konuşması / 1960 - Mahkeme Savunması


Diğerine de demiş ki, "Ortağım madem seni onlar değil, ben bile öldüremedim, bıraktım yakanı, ister yaşlan ister gençlen"...


1950 - Cumhurbaşkanı Olduğunda / 1960 - "Devrik" Cumhurbaşkanı Olduğunda


Ama işte zaman ya bu, yapmış yine yapacağını, tutamamış kendini, "Arkadaş, öldüğün öleceğin falan yok senin, yiter gayri" deyip 103 yaşında çekmiş sandalyesini altından.


1986 - Jelal The Immortal

---------------------------------
Recep Tayyip Erdoğan

THY Genel müdürünün açıklamasına göre hiçbir pilotları Erdoğan kadar fazla uçmamış. Uçuş saatine göre bir rütbe verilecek olsa "Chief Flight Instructor"'un yanına 10-15 daha yıldız eklemeleri gerekiyormuş.


2003 - 1. Başbakanlık / 2011 - 3. Başbakanlık


Ve son sağlık kontrolünde doktorunun basına yaptığı açıklamaya göre "10 yılda 25 yıl yaşlanmış."


2004 - 2013

Sarı lira vermenin pek de bir önemi kalmadığı bu Recebimize seyrelmiş ve beyazlaşmış Periatal lob saçları, kırışıklardan susuz toprağa dönmüş alın, düzleşmiş dudaklar, eğilmiş boyun, karaciğer sorunlarına bağlı olarak şişmiş göz kapakları hediye etmiş zaman.

----------------------------------

Eveeetttt...
Şimdi bana nasıl olur da "zaman herşeyin ilacıdır" diyebilirsiniz?

Bütün bunlara rağmen, aradan geçen 5 yılın, 10 yılın, 15 yılın beni nasıl iyileştirdiğini kim iddia edebilir?

2000 yılında birinden koptum, 7 yıl koşturdum, aradım, buldum, sonra tekrar kaybettim, onun da üzerinden neredeyse bir 7 yıl daha geçecek iken bu sürede o yokluğun acısını atlatmaya çalıştım.

Bu geçen yıllar herhalde bir bana zalim değil.

Ve gidenler dönseydi, herhalde bizim rahmetlikten başkaları da dönerdi.

Şimdi tutup güç içimizde diyeceğim ama,

Oooooo eveeeet, sevgi içimizde, nefes alıyoruuuuzzzz veriyoruuuuuzzzz, içimizdeki tanrısal öze ulaşıyoruuuuzzzz, barış apış aramızdan girip marpuşumuzdan çıkıyooooor, çooohhh güzeeeellll...

O kadar da değil ama gerçekten bu içimizde birşey var bizim.

Bu bizim "zamanla" duyarsızlaşmamız mı deyim "alışmamız" mı deyim, "anlayışlarımız" mı deyim bilemiyorum ama o şey her ne ise, zamanın yıpratıcı etkisini kullanarak epey güzel de tesir ediyoruz varlığımıza.

Yahu herşey bir yana,
"Zamana yemin ederim ki, insan ziyandadır" dememiş mi Yüce Allah'ım?

Demiş!

Demek ki zaman ve ziyan arasında pek de uzak alakalar yok.


Yani öyle el alemin kılını tüyünü zamana ilişkilendirip el alemi işkillendirmem boşuna değil.

Yani bak elin adamı bile "zamanı yaşa" demiş, "anın bile kıymetini bil" demiş, tutmuş bir de "Carpe Diem" demiş.

Ben ne diyem? Mahmut mu diyem? 

----------------------------------

Ben bu aralar zamanımı nasıl değerlendireceğim konusunu düşünerek zamanımı değerlendiriyorum. Anı yaşamanın en güzel yolunun anı öldürmek olduğunu anladım çünkü. 

Zamana karşı kullanılabilecek en iyi silah zamanın kendi silahıdır çünkü.
Size de tavsiye ederim.

Yıpratın şu yaramazı!!!!

Sevgiler
(^_^)


----------------------------------

 Yaşlı doğup genç ölerek zamana karşı duruşunu sert bir tavırla ortaya koyan ilkeli ağabeyimiz Benjamin Button'a sonsuz hürmetler.

cCc Ölüyoruz Benjamin Reyiz cCc

Dost Kazıkları Birleşip Birleşip...

Acaba daha ne kadar sürecek bu "kardeş" ihanetleri?

Bu "sevgi tuzağı"na daha kaç kere düşeceğim?

-------------------

Yalnız kalmak sorun değil benim için. Bu kadar zamandır çok da birlikte değildim, yalnızdım, yine yalnızım, daha da yalnız nice yıllar var önümde, mesele o değil...

Mesele birliktelik derdine düşüp, kan bağı veya onursal arkadaşlık yada ruhanî kardeşlik atfedip en olmayacak yollardan bunu sömürmek.
 

-------------------

Kimseden bir şey istemedim, herkes "sevgi"sinden ve "ilgi"sinden kendisi koşarak geldi.

Kendileri "iş" teklif ettiler, kendileri "eş" teklif ettiler.

Çünkü zamanında onların işlerini görürken, arkalarını toplarken, yedikleri naneleri temizlerken pek iyi pek güzeldim, iyilik borçları vardı.

Muhtaç olmadığım, istemediğim halde.

Onlarcasının doğum gününe, düğününe, işine gücüne, seve seve, sanki benmişimcesine koştum, koşturdum.

5 yıllık arkadaşım, 7 yıllık "kardeşim" olsun.

Aylarca günde 16 saat çalışıp gıkımın çıkmadığı, yine de kimseyi ihmal etmediğim de oldu.

Kendim üç kuruşa muhtaçken evlerinin kirasını ödediklerim, telefonlarını açtırdıklarım, rehinciden kurtardıklarım oldu.

Çok zorundaymışım gibi herkesin evlilik yıl dönümünü, doğum gününü, çoluğunun çocuğunun doğum günü kutladım ettim.

Neden?

Çünkü onlar beni kardeş bellemişlerdi.
 

-------------------

Canına yandıklarımın hepsinin de kardeşlikleri, arkadaşlıkları zaman içinde yerini "ya canım çok meşgulüm ben seni az sonra arayım" deyip bir daha aylarca aramamalara,


"Seni bir arkadaşımızla tanıştıracağız, haberimizi bekle"den girip, "ya biz de anlayamadık, olmadı işte neyse k.bkma"dan çıkmalara,

Kendisi asılıp asılıp "Ya pardon arkadaşlarım bizi sevgili sanmışlar" diye yine kendi kendine silmelere,

"Bakarsın evleniriz bile lan, çok ilginç olacağı kesin; söz seninle bu konuda konuşacağız" deyip bir kere bile aramamalara,

3. evliliğinden sonra ve iki çocuğundan sonra bile hâlâ "ben sana ne yaptım" diye ulaşma çabalarına,

Ve daha nicelerine döndü.


-------------------

Yanımda dinime diyanetime, onur duyduğum, beni ben yapan herşeye gururla sövdüklerinde bile "aman arkadaşımdır, arkadaşımın arkadaşıdır, eşidir, dostudur" diyerek sustuğum, altına bir de gülücükler espiriler yaptığım "kardeşlerim"in gözünde anlayışsız, insanları aynı kefeye koyan, "saygısız" olan yine ben oldum.

Onların onlarca özgür ifadelerine gösterdiğim sabır ve anlayışa karşılık, kendilerinin taharet uzuvlarından anlayacakları ufacık bir söz yeterli oldu oysaki...

-------------------
 

Her gece rüyalarımda on yıl evvelinin ihanetini tekrar yaşayıp "neden, neden" diye sormaktan tıbbi anlamda kafayı yedim.

Yada belki de kafayı yediğim için hala rüyamda onları görüyor ve kendileri bir yana kardeşleriyle bile tartışıyorum.

Nasıl dolduysam artık...
 

-------------------


Daha önce bir mirilyor kere dediğim gibi, beni hayatından çıkarmak isteyen, bunu efendi efendi, "Syrano, bıktım, bye" diyerek yapabilirdi. Bir kere arkasından kötü düşünürsem Tecavüzcü Coşkun kalitesinden birine düşeceğimin garantisini vermiştim.

------------------- 


Nelerin nelerin sıkıntısıyla gelip, neleri neleri söylemeyi düşünüp, yine kafamın nelere nelere dağıldığı bu anlarda, yazıp çizeceğimin, söyleyip edeceğim bir nicesi daha var ama özetle;

Hayatımın, fikriyatımın ve hissiyatımın içine yeterince edildiğini düşünüyorum. Dost, düşman gayet iyi bilsin, uzun bir süredir o eski Syrano yok, o eski Sinan yok artık ve bir daha asla olmayacak da!!!

-------------------



 - Yahuda! İnsanoğluna bir öpücükle mi ihanet ediyorsun?
Luka 22:48

Tavsiyem Geldi

Selam, saygı ve bilumum sevgi belirteçleri upon you...

Einstein'den hallice, gözlerinden biri şimale, biri cenuba çevrik,  cümleleri devrik ve hunisi sivrik Bay Dr. Doktor'un dediğine göre majör depresyondaymışım 4 yıldır ama bu ocakta (şu ay olan hani) iş artık tahammül edilemez hale gelmiş benim için.

Ben de nasıl oluyor bu işler diyordum, böyle oluyormuş demekkine...

Artık ileride saçma sapan bir iş yapıp herşeyi berbat edersem "aha müdür bu, al buna gonuş" diyebilme hakkını avucuma veren kapı gibi de raporum oldu.

Neyse okurcanlarım, okurgüllerim, okurberklerim ve okursularım,
Eğer hala aklınızın bir yerlerinde kalmışsam, ahan da çıktım oradan, geldim burnunuzununuzun dibine. 

Bana neler oldu neler bitti? 
Oradan aşağısı başka yerin konusu.

Şimdilik size güzel mi güzel şeyler tavsiye edeyim de "hmmm acaba bugün ne izlesem, ne dinlesem, ne oynasam, du bakiim Syrano biliyordur birşeyler" dertlerinize derman olayım.

-------------------------------
  • İzlenmesine:

Nadide Türkçemize "Siz Beklerken Sizi Bekleyenler" olarak da çevirebileceğimiz bu filmi, izleyin anacım, babacım, kayınçocum, görümcecim ve elticim.

Bu filmde emin olun Cenifır Lopez'in kalçalarından, Kemırın Diyaz'in fettan yeşil gözlerinden, Annah Kandırık'ın "Tıvaylat'taki Afet" olmasından çok daha fazlası var. 

Evliyseniz muhakkak izleyin izlemesine de,
Bekarsanız daha bi izleyin!

Başınıza gelecekleri görün, anlayın, ona göre karar verin.

Tabii sevgilinizin, müstakbel eşinizin, karınızın, gacınızın yada bunların er kişi karşılıklarınınızın halini de anlayın. 

Bu filmi benim gözümde bu kadar harika yapan şey, bebek yapma faaliyetinin erotizmin doruklarından bir geceden çok daha farklı boyutlarda incelenmiş olması, hatta bence işi o açıdan irdelemeyen tek film olması.

Burada seks, kıç, o yeah ve lanet olsun yok veya "yatakta partnerimin nasıl pekmezini akıtabilirim" falan da yok, hele nasıl daha iyi bir baba, eş, koca, herif olabilirim de yok. En önemlisi "aman tanrım hamileyim, şimdiden kendimi kutsal ve eşsiz hissediyorum" hiç yok.

Ne var?

Hamileliğin öyle sandığımız kadar kolay ve bulutlar üzerinde hissettirici değil "Aman tanrım hamile olmak ne korkunç, resmen karnım pörtledi" boyutu var, küs aşıkların barışması sosyolojisi var, sorumluluk almak isteyenler var, evliliğin nikah akdinden daha fazlasını içerdiği inancı var, kimsesiz çocukların da bir aileye dahil olma hakkı var, hamile kadınların biz erkeklerin asla anlayamayacağı duygusal patlamaları var, "düşük" kelimesinin bile ne kadar sevimsiz olduğu gerçeği var.

Romantik komediden girip arada drama bulaşan, "film lan işte olur mu öyle şeyler" dedirtmeden birşeyler anlatan, aşka, ilişkilere, aile kurumuna dair epey birşeyler bulunası filmdir, arz ederim.


 

Evet, true eventlerden inspire edilmiş.

Bizim zamanımızda true event dediklerinde zengin kız fakir oğlanı sever ancak Önder Somer ile evlenmek zorunda kalırdı yada araba çarpınca hafızasını kaybeden elemana bir araba daha çarpınca hafızası yerine gelirdi.

Bu öyle değil abicim.
Huzurlarınızda aslı ve sureti

Birbirilerine kozmik dengeleri şaşkaloz edercesine aşık Kim ve Krickitt Carpenter çifti trafik kazası geçiriyorlar. Öldürmeyen Allah öldürmüyor ve lakin esas kızımız hafızasını zayii ettiğinden hükümsüz oluyor.
 
Hanım kızımız hayatına son hatırladığı andan devam ettiği yerde, esas oğlanımızın esamesi okunmuyor malesef. Ama esas oğlanımızın, bu ecnebilerin rahip önünde ettikleri "Vow" dedikleri evlilik yemininden caymaya niyeti yok.

Tüm film boyunca "hakikaten bir aşkı bu kadar savunmaya değer mi"den "bırak lan sana başka kız mı yok"lara, "bu süslü burjuva ne halt etmeye bu çocukla evlendi madem"lerden, "ben olsam çooooook farklı davranırdım"lara geniş bir yelpazede yellenip duruyorsunuz.

Bir de Reyçıl MekEdıms'ın "aman ne kadar da tatlı ve çıkık elmacık kemiklerim var, bari bunu renkli gözler ve kulaklara kadar gülümseyen kapalı bir ağızla taçlandırayım" mimikleri başka hiç kimseye bu kadar güzel gidemez.

Filme dair ipuçları vermek istemiyorum ama dayanamiyciim:

Filmde sadece mutlu son var, ama o kadar yani. Mutlu biten bir sondan söz edebiliyorsunuz hepsi bu.

Ama hiçbirşey düzelmiyor malesef, beklediğimiz şey gerçekleşip "aha kafası yerine geldi" diyemiyorsunuz.

Lakin bin mutlu sona bedel bir son ile "eeee gerçek aşk da kafaya küfeye bakmaz zaten arkağaş" diyorsunuz ister istemez.

Bu filmi, aranızda ufak tefek sorunlarınız varsa yareninizle seyretmeyin derim. Bizim milletin "en gereksiz zamanlarda kendine paye çıkarma genleri" yüzünden tartışma yaşayabilir "Syrano'nun tavsiye ettiği edeceği filmin ben taaa recisörünü" diyebilirsiniz, aman.




 

Evet, malesef herşey aşkla, meşkle, öpüş koklaşla çözülemiyor ve dünya da porselen bebek güzelliğinde insanlarla dolu değil.

Bir de hayatımıza giren sadece demokraağsinin şefkatli kolları değil Rus komonizmasının çekiç sapı da olabiliyor bazen.

Bu bir dönem filmi değil efendim, bir "günleriiin bu gün getirdiğiii, baskıııı, zulüm ve kandıııııırrrr" filmi de değil, "yaa işte anarşik olun da ananızı bacınızı böyle kamulaştırsınlar" da değil.

Sadece zıkkımın kökünden çıkan bir savaşın ardından çöken aile yapısı; hayatta hiçbir çıkar yolu kalmamış, üstüne bir de karların hak ortasında yavrulayıp sabi sıbyanla başbaşa kalmış bir anne-oğul ile hayatlarına öküzleme dalan ortadoğu, balkanlar ve trans-sibiryanın en adi kart zamparası ile ilgili bir film.

Belki de bir insan nasıl kullanılır, umutları nasıl yıkılır ve sonra nasıl mendil gibi fırlatılıp atılırın Rusçası.

Kadının yol ortasında doğum yaptığı sahneden son sahneye, aralarda ender olarak giren bir kaç mutlu andan, elinde avuçlarından büyük bir tabanca, annesinin kol saati ve yırtık bir Stalin fotoğrafıyla ortada kalıveren 6 yaşındaki o çocuğun çaresizliğine, her anında, her saniyesinde boğazımda bir hıçkırıktan çok beni gırtlaklandığım hissine sokan eşsiz bir filmdir efendim. 


-------------------------------
  • Dinlenmesine:

 Nil Karaibrahimgil - Kırık:
Tamam aradan geçen 3 yıla rağmen ben yeni keşfettim ama bu, şarkının adamı aort damarlarından yakalayan etkisini azaltmıyor. 



Norrda - I Know:
İşte sonunda bunu da yaptım, ellerden günlerden, dillerden dimağlardan sakladığım bir şarkıyı da gün yüzüne çıkardım.

2007 yılından beri artan oranlı vergi tarifesi nispetince sevdiğim, gel gelelim tek albüm çıkartıp kayıplara karışan, adına sanına, diline dinine aldanmadan, gayet Türk bir gruptu Norrda.

Solistimiz Selen Hünerli şu an Nada'da Miray Kurtuluş ile gayet güzel işler çevirse de ne Selen'in Norrda'sının, ne de Miray'ın Mira'sının yerini hiçbirşey tutmuyor anacım.

Eski İstanbul fasılları havasına dikkat... 


Hayko Cepkin - Paranoya:
 

Ve Hayko Cepkin delirir. Ben böyle aşkın ızdırabını... deyip bir albüm çıkarır, hem ses tonuyla, hem oyunculuğuyla, hem de benim diyen edebiyatçılara taş çıkartan üslubuyla, aşkın insanı nasıl paranoyaklaştırdığını böyle anlatır.



OK Go - This Too Shall Pass
 
Grubumuzun adı "Gah Gidelim" lakin kalkıp gitmeyin, bence oturup dinleyin bi.

Görsel olarak yetenek yarışması yada icat fuarı gibi bir yerlerden çıkmış gibi gelen grubumuz her klibinde birbirinden oricinıl fikirlerle arz-ı endam etmekteler. Bu yüzden klip seyretmekten şarkıyı dinlemeye fırsatınız olmayabilir.

Yalnız bağımlılık yapıyorlar resmen.


-------------------------------
  • Oynanmasına:
Botanicula:
  Oyunda sürekli bir cennet bahçesinde geziniyormuşsunuz hissi var. Bahçe zillerinin hafif tatlı tınıları, sanatsal böcek vızıldamaları, rüzgar sesi, ağaç köklerinin derinliklerine kurulmuş kadim medeniyetler ve birbirinden şapşal ve sevimli beş ana kahramanımızla, kutsal ağaçlarını kurutan örümceklerden ağaçlarının son tohumunu kurtarmaya çalışıyorsunuz.

Steampunk tarzı Machinarium'un yapımcıları naturalizme girip yine harika bir iş çıkarmışlar.

Oyunu bu kadar orijinal yapan şey ise, bulmaca yöntemleri. Şuraya buraya tıklayıp onu aktive edip bunu kırmak dışında...

Mesela bazen hiçbirşey yapmamanız gerekiyor, naapcam neetcem ufff çözmedim demek yerine iki saniye öylece bekleseniz çözülüverecek yada fareye abanıp deliler gibi tıklamanız, bir böceği sündüre sündüre dalından koparmanız gerekebilecek.

Yeni ve farklı birşeyler denemek isterseniz yada zombi kesmekten, zavallı Amerikalıları Rus, uzaylı veya Justin Bieber işgalinden korumaktan bıktıysanız alınası, oynanası, hayran kalınası bir oyundur.


Super Meat Boy:
 

Essaslı Et Oğlan, acımasız Doktor Fetüs tarafından kaçırılan sevgilisi Bandaj Kızı kurtarmak için yardımıza ihtiyaç duyuyor.

Bol etli, kıymalı, kuşbaşılı, antrikotlu bu oyunda Super Mario gibi oradan oraya koşturuyoruz.

Oyun temel olarak kendi konusuna sahip olsa da esasen oyun tarihine göndermelerden müteşekkil ayrı bir oyun. Gish, Machinarium, Super Mario (e adı üstünde) gibi adını duyurmuş pek çok kahraman Kıyma oğlanımıza eşlik ederken, müzikleri hatta yer yer görselleri 90'lı yılların SEGA'larını, MicroGenius'larını hatırlatacak cinsten (kısaca retro diyelim de biz). Tabii bir de Marvel çizgiromanlarını okuyormuşsunuz gibi işlenmiş bir olay örgüsü...

Oyunun temel kısımlarını yeterince kanlı ve cıvık bulmayan arkadaşlarımız Silent Hill misali, aynı dünyanın dehşete bürünmüş alternatif hallerine geçerek dev hızarlar, hastalıklı ve kırık şırıngalar (eeyğğykk Saw IV geldi aklıma) ve zebani tipli bosslara kavuşabilirler.

Botanicula neyse ne de, bunu çoluğunuza çocuğunuza oynatmayın, yengeden bir ton laf yersiniz sonra. 

-------------------------------

Bakın aranızda hala yormuyorum aparatını kullanmayan bazı arkadaşlar var. O aparatı her boş geçişinizde kazların tüyleri dökülüyor diye sizi kaç kere uyardım arkadaşım yapmayın etmeyin!

Burada yok idiysek, öldük de demedi idik, edik, büdük vs...

Bu arada tavsiyelerimizden faidelenen arkadaşların sorumlulukları kendi tüzel kişiliklerinin elindedir. Sonra Botanicula oynayıp kendini salyangoz zannedenler, pikachu olup damdan atlayanlar yada Dikkat Bebek Var seyredip de bir anlık gaza gelerek çocuk yapanlar kapıma dayanıp "Syrano bize bahmiir" demesinler.

Bağale,

Sevgiyle kalın.
(^_^) 


------------------------------- 
 

Şair burada hayatın geçiciliğine değinmiş.