Bireysel Baskı

Ya işte böyle de egzotik oluyor entel adamların baskı anlayışları!


Öyle yok aile baskısıymış, yok mahalle baskısıymış, yok patates baskısıymış falan, yalan...


Oysaki herkes kendine baskı yapsa, "bassa" kendine hatta.
İşler yolunda gitmediği zaman teknik servise sövmek yerine neden kullanıcı hatalarında aramıyoruz meseleyi?


Ben öyle yapıyorum mesela, çok zevkli.
Kimse sizden şikayetçi falan da olamıyor hem.
Hatta "eh zaten senin tuzun kuru" veya "sen nereden bileceksin ki" falan da diyemiyor hiç kimse.


Çünkü kendi kendime baskı yapıyorum.
Ne yapıyor muşuuuum?
Kendi kendime baskı yapıyormuşuuuuuuum!!


Eveeet, sevgili minikler, buradan çıkartmamız gereken ders nedir?
Biz de kendi kendimize baskı yaparak ülkemize faideli kimseler olmalıyık...


Şimdi bu mükemmel çözümü nasıl bir zeminde uygulayacağımızı da anlattım mı geriye bir sorun kalmayacak ve dünya barışı sağlanmış olacak, savaşlar bitecek, AIDS tamamen tarihe karışacak, kanseri hatırlayan bile kalmayacak.


--------------------


Rüyasal Bağlamda Baskı Metotları:


Etki edemediği tek ortam ruh sahibi olmayan, herhangi bir duygu barındırmayan, hisleri olmayan canlı türlerinin bedenleridir, ki biz bu varlıklara canlı bile dememek istiyoruz veya demek istemiyoruz her neyse...


Sevgiliniz size kötü mü davrandı?
Yada siz mi sevgilinize kötü davrandınız?
Kekiniz mi kabarmıyor?
Galatasaraylısınız ve Fenerbahçe'ye 6-0 yenilmenizin acısını hiçbir zaman unutamadınız mı?


Bu ve bunun gibi geri çevirilmesi imkansız durumlarda alternatif dünya arayışı her zaman olumlu sonuç verir.


Genellikle iki tür alternatif dünya vardır:
1) Cennet & Cehennem (Mersin'dekini kastetmiyorum.)
2) Rüya


1.'sine henüz hiç gitmedim lakin 2.'si hakkında fazlasıyla güçlü malumatım var, en iyisi bildiğim konudan anlatayım.


Rüyalar, biz insanların da işkembe sahibi olduğunun ve içinde ne kadar da sınırsız envanter tutulduğunun bir göstergesidir.


Ama iyi ki de böyledir, niye olmasın ki dir?


Mesela rüyalar olmasaydı, ben hiç bir zaman "seni seviyorum" gibi bir cümle duyamayacaktım.


Veya sinir olduğum ve benden en az 60 yaş büyük alt komşumuza " ulan, zaten sünnetçi azıcık birşey bırakmış, kalanını da ben almayım şimdi!" gibi akıllara zarar hakaretlerde bulunup rahatlayamacaktım.


Oysaki gerçek hayatta bütün bunlar gerçekleşebilecek miydi?
Hayır tabii ki de!!!


Dahası, asıl konumuzu teşkil eden "baskı" gücü de var bu rüyaların.


Mesela olarak;
Hiç bir zaman kavuşamayacağımı bildiğim biriyle rüyalarda buluşup, o şarkıyla kavuşabiliyorum.


Veya kavuşamayabiliyorum.
Rüyamda, malum insanın bana yaptığı öyle baskılar var ki bazen kendi bilinç altıma bile hayret ediyor, hayranlar içerisinde kalıyorum.


Uyanık halimle değil başkasını, kendimi bile böyle aşağılamak istesem aklıma hayalime gelmeyecek davranışlarla rencide ediliyorum ki, bazen iyi ki mühteris bir insan değilmişim diye şükrediyorum.


Daha başkaaaa,
Cinayetler işliyorum efendim.


Normalde kuşu sapanla vurmak, böcek ezmek şöyle dursun, üstüme üstüme gelen bir kelebekten kaçma eğilimindeyim.


Tırsıyorum abi napiim, öyle deli manyak üstüme üstüme gelen pırpır bişiy, eyykkk !!


Hal böyle iken bana küfreden bir kişiyi satırla sobaya sığabilecek şekilde kesip de yakmak ne anlama geliyor? Kafasına maske geçirilmiş küçük bir kızın çığlıklarını duya duya karnının deşilmesine müsade etmek ne demek oluyor? Tavandan sallanan kolların kendi kendilerini kesmeye çalışmaları neyi ifade ediyor?


Tüm bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere;
Ben bu rüyaları gördükten sonra hala sağlıklı bir kafa yapısına sahip olduğumu ne cesaretle öne sürebiliyorum?


Hayır korku filmi falan izlemem, izlettirmem. "Gore" içeriklerden hoşlananlardan bile hazzetmem.


Lakin ohadır, yuhtur, çüştür bu bilinç altımın bana ettiği eziyet!!!


Gerçek hayatta kaçtığım bilumum sorunlar, uyku halindeyken böyle kuzu poposuna lale tıkar gibi aklıma aklıma sokuldukça kendimi yoğun bir baskı altında hissediyorum.


Lakin böylesi de ayrı bir edep, hatta eğitim, hatta ve hatta bireysel bir oto-kontrol mekanizması teşkil edebiliyor ki eğer kullanmasını bilirseniz a-acayip işe yarıyor.


Rüyamda babamın başını pişirip kafa derisine tırnaklarımı geçirdiğimi görmüştüm ve onu yemem söyleniyordu.


Kusarak uyanmam gibi kokulu ve pis bir kısa vadeli etkisi olmasının yanı sıra babam hakkında daha derin fikirler edinmemi, onu daha iyi anlayabilmemi de sağladı bu en az 5-6 yıl önce görmüş olduğum rüya.


Bir de o gün, bu gündür kelle yiyemiyorum, midem kaldırmıyor artık...


--------------------


Her kötü şeyin suçunu başkalarında aramak ne kadar bencilce bir davranışsa, her kötü şeyin tek sorumlusu olarak kendini görmek de aynı derecede bencilce ve saçma salak bir davranıştır.


Lakin;
Hayatın gidişatına ucundan kıyısından etki edemiyoruz.
Veya en fazla ucundan kıyısından etki edebiliyoruz.


Kendi hayatımın kontrolünü azıcık da olsa sağlayabilmek için bir ritüele katılıp "Bireysel Kişi" özelliğini almaya bu yüzden çalışıyorum zaten.


İşte bu yolda bir harekettir bu her yolunda gitmeyen şeyde kendimden mümkün olduğunca bir pay çıkartmaya çalışmam.


Ve ne kadar gariptir ki her seferinde kendimi haklı çıkartabilmem.


Çünkü ne vakti zamanında bana hayvan muamelesi yapan insan üstüsü(!),
Ne kıymet bilmeyeşim,
Ne kabarmayan kekim,
Ne benden başka herhangi biri bunu kendileri için yapacaklar gibi görünüyor...




--------------------


Acıları Çocuğu, Hacıların Çocuğu, Bacıların Çocuğu falan olmadan, kendi kendimizi efendi gibi acılara eğitebilelim, bununla da el ve aleme "bak ne biçim acı çekiyom dimi lan!" diyerek hava atmak yerine bunların üstesinden gelmeye çalışalım, bakın ne güzel oluyor dünya.


Sadece bir kereliğe mahsus susmayı ve düşünmeyi öğrendiğimiz zaman eminim ki gerçekten Şirinleri görebileceğiz...


Sevgiyle kalabilirsiniz, bu hakkı size tanıyorum.
(^_^)


--------------------




Tedrisat-ı Maşukiyye Kanun'u Muvafakatı

En başından söyleyim aslında muvafakate varılmış bir kanun falan yok ortada, herkes kafasına göre takılıyor...


-----------------


İnsanoğluna karışmama kararımı bozmak istemiyorum, lakin içimdeki "birilerini kategorize etme" arzusu bambaşka ve nalet falan da olmasın yani o içimdeki arzuya, Muro falan anlamam ben :))


Şimdi canlar;
Çok seviyoruz bu bahane olayını.


Bazen birini kırmamak için, bazen de bilhassa kırmak için bahane yazıyoruz.
Hatta iş o kadar dallanıp budaklanıyor ki bazen karşılıklı "bahaneleşiyoruz!"
Güldürdüğü kadar düşündürüyor da bu bahanecilik işi.
"Albeni" adlı süper lezzetteki çikolatayı yemek için gerekli bir obje değil sadece.


Bu vesileyle buradan bilumum bahane mağdurlarına seslenmek ve tüm bireyleri bilinç kasırgam içine çekmek istiyorum:

- Senden çok hoşlanıyorum.
- Ya ama.. Ben şey... Hık mık... Kem küm... Ya bak valla sen aslında mükemmel bir insansın, harikasın ama ben sana kardeş gözüyle bakıyorum canım ya.


Eveeeet sevgili bahanezedeler, burada ben devreye giriyor ve sizi inisiye ederek bilinçaltınıza şu cümleyi sokuyorum. Şimdi derin nefes alarak 5. çakranızı açın:


- Anladım da madem ben mükemmel bir insanım, ben harikayım ve sen bana kardeş gözüyle bakıyorsun, peki neden Kudurcan'a / Şehvetgül'e (muhattab cinsiyete göre değişken) de kardeş gözüyle bakamıyorsun?
Haa eğer ona aşıksan benim gibi mükemmel bir insana neden aşık olamıyorsun? Madem ben mükemmelim, o zaman benimle ol.
Madem bana kardeş gözüyle bakıyorsun, o zaman ona da öyle bak.


Ve madem Adem madende badem yemiş, neden bize söylememiş? (Bunu tek seferde söyleyen son iki kişiye bir kase badem alıcam, söz :) )

Şimdi gidip çakralarınızı bir çalkalayıp gelin. Size ayak yapan, bacak yapan, kol, bilek falan yapan bilumum insan evladını da bu yolla refuse edin, devre dışı bırakın, varsın terbiyesizllik sizde kalsın...

-----------------


Şimdi bu aralar senaryo kıtlığından mütevellit, roman uyarlaması diziler moda oldu.


En modası da "Aşk- Memnu".
Bir de başında "Uşak Ziya Halitgil'in Ölümsüz Romanından" diye intro yapıyorlar ki, hayranıyım o cümlenin.


Yani Halit Ziya'nın romanındaki, Behlül'ün Nokia N90 model cep telefonundan Bihter'e attığı mesajları falan o kadar iyi çözümlemişler, Boynuzlu Adnan Bey'in şirketinin Euro hesabından yaptığı hesap hareketlerine o kadar iyi değinmişler ki...
Halit ve Ziya Uşaklıgil kardeşler bugün yaşıyor olsaydı ayakta alkışlarlardı senaryoyu, eminim.


Neysem, benim artistlik taslayacağım konu bu değildi.


Şimdi efendim bir insanın babası yaşındaki bir herifle evlenmesinin doğuracağı sonuçları falan bir kenara bırakırsak...
Biliyorum, zor olacak ama!


Bir insanın yengesine sulanmasına, hatta daha popüler bir ifadeyle "yazmasına" sebebiyet veren şey ne olabilir ki?
Hele de bu yenge ile arada hepi topu, 4-5 yaş fark varken.


Hadi geçtim bu yenge mevzuunu.


Bir insan, diğer bir insanı herhangi bir sebep yokken ortada, neden bu denli arzular ki?


Yani bu Behlül kişisinin kendi emeğiyle kazandığı bir evi, arabası, banka hesabı falan yok.
Hepsi emmisinin enayiliğinden gelen bir yardımseverlik hareketi.


Hatta bu diziyi de geçtim.
Scotty'nin bizi gerçek hayata ışınlamasını emrettim.


Kendi halinde bir hatun kişi, neden öküz tabir edilebilecek bir elemanın işkencelerine umarsızca göğüs germeye çalışır ki?


Bu öküz kişinin elle tutulur, bir baltaya sap olur bir yönü de yoktur ve iki taraf da bunun farkındadır üstelik.


Ve bütün bunlara rağmen hatun kişi, daha ilk buluşmada "vermeye" razıdır oysaki.
Neden yahu?
Why hatta??


Aşk denilen şey gerçekten de bu kadar onur kırıcı olabilir mi?


İşin ucunda para, şöhret falan olmayan durumlarda bile bu vukuatlara defalarca şahit oldum.


Arkadaşım, bizim erkekler arasında "otsu bitki" dediğimiz tip tarafından tartaklandı, hepimizin içinde küçük düşürüldü. Ve halen ortada bir "sürmekte olan ilişki"den söz ediliyordu.


Birbirilerinden herhangi maddi bir çıkar olmasının imkanı yoktu, hatta kızın kendi ekonomik özgürlüğü de vardı, hatta ve hatta "uçkursal" bir beklenti bile o kadar tatminkar değildi ama.


Halen soruyorum neden diye?


-----------------


Gün geçmiyor ki aşkın bir zuhahapatolojik yönünü daha keşfetmeyelim be sevgili okurcular...
Kendini "en güzel güne, en özel kişiye" saklayanlara hep saygı duymuşumdur, dahası olması gereken de budur benim için...


Heleki bu saklama işini yıllara yayanlar.
Duygusal bakımdan felfecir bir yoğunluk yaşamakta olduklarına inandığım insanlardır onlar, ki bu insanlara büyük bir hayranlık beslemişimdir hep.


Üstüne bu yılları, bir de yollara, mesafelere yayanlar vardır ki...
Hani öldükten sonra sorsalar bana:


-Ya hacı, sen şimdi bilmem kaç küsür sene yaşamışsın ama bak şimdi sen de bizim gibi öldün gittin, şu hayatta insan olabilmek adına kaç kişiye rastladın allasen? deseler...


Bu insanları oturur anlatırdım uzun uzun.


Gözlerini açtığında karşısında gördüğü ilk canlıyı annesi zanneden ve buğulaması acayip lezzetli olan bazı hayvan türleri gibi birşeydi bu...


Maşuk kişisi, diğerlerinden ne daha uzun, ne de daha kısaydı.
Güzel veya çirkin de değildi.
O zamanki nüfus sayımı verilerine göre ülkedeki mevcut envai çeşit insandan biri olması dışında artı bir özelliği yoktu.


Aşkta mantık olsaydı belki o zaman aşk denilen birşey olmazdı, lakin aşk vardı, olanca mantıksızlığına rağmen...


Resmi hiçbir kayıtta geçmeyen, gayri resmi dayanağı bile olmayan 8 yıllık bir bekleme süreci insana ne katar ne katmaz, ne değiştirir ne değiştirmez tartışılır ama insan aşık olduktan sonra 8 yıl da beklermiş, 88 yıl da beklermiş, beklerken kök de salarmış, kendini de salarmış, buna şahid oldum ben...


Şahidi de oldum, şehidi de!


-----------------


Metal müzik endüstrisinde flamethrower kondüktörü olarak çalışan, soba borusundan hallice kalın, davudi sesli amca pek doğru söylemiş:


Gönül yarasından koruyun birbirinizi,
Çünkü birlikte geçirebileceğiniz zaman çok kısadır.
Uzun yıllar sürse bile birlikteliğiniz,
Bir gün size dakikalar gibi gelecektir.


Gel gelelim,
İnsan dediğimiz bu köfte harcının, daha yoğurulurken içine konulmuş ne konulacaksa ve ekmek de fırından çıktıktan sonra içinden suyu veya hamurunu geri çekmek pek mümkün olmuyor ne yazık ki...


O yüzden ilacı olduğu için kendi kel başına da sürebilen, sevgi dolu bireysel kişiniz size şöyle nasihat eder:


Eninde sonunda yiyeceksiniz bu naneyi, en azından edebiyle yemesini bilin.
Severken insan gibi sevin, siz veya sevdiğiniz insan değilseniz, hiç olmazsa taklit yapın.
Baktınız olmuyor, efendi efendi ayrılın, içine edip batırtmayın, adamın asabını da bozmayın.


Sevgi ve esenlik içinde dağılın üleeynn!!


-----------------


Not: Ben bu satırları yazarken Michael Jackson vefat etmiş. Milyonları peşinden sürüklemiş bir insan artık yok, hiç olmamış gibi.

O halde tık eyleyin:
Ölmüş Bir İnsanın, Hayattakilerin Anılarında Yaşamasının Fiziksel Mümkünlüğü...

Asosyal Bilimler Fakültesi

Dışarı çıktım ben dün!.
Valla billa!!


Dışarıda tıpkı benim gibi akciğer solunumuyla yaşayan insanlar gördüm.
Üstelik bunlardan bazıları erkek ve dişi gibi iki farklı cinsiyetteydi.


Ey Kainatın Yüce Mimarı!...
Dünya ne kadar garip bir yer böyle!


Tabii bu ilginç su altı dünyasına kendi kararımla da gitmedim. Davet edildim.


Bir zamanlar üniversite diye bir kümeste iki yılımızı hep birlikte heder ettiğimiz arkadaşlarım beni çağırdı.
Tabii benim gibi yüzü görüldüğü zaman kişiye direkman cenneti garantileyen bir insanı görmek elbetteki büyük bir ayrıcalıktı.


Yahu o değil de,
Konuşmayı unutacağım aklıma gelmezdi hiç.
Keşke önümde bir klavye olsaydı.
Güleceğim zaman ":)" yapsaydım.
Bana birşey sorulduğu zaman iki dakika kafa patlatıp böyle uzun uzun ve tilki espirilerle cevap yazsaydım..


O esnada kafamın üstünde "Syrano ileti yazıyor" diye bir ibare belirseydi.


Yada otomatik mesaj verseydi "yan masadaki kızı kesiyor" falan diye.


Biri bi espiri yaptı.
Öküz gibi güldüm, güldükten sonra kendimden utandım.
Yan masalardan bana dik dik bakıyorlar "nereden geldi bu genç öküz" der gibi.


Kötü bir anımı anlatıyorum.
Tüm çay bahçesi zorunlu olarak kulak misafiri, hatta artık kulak mahkumu falan oluyor.
Manyak bir herifin paramı nasıl iç ettiğini ve bunun karşısında benim tutumumu bilumum insan evladı öğrendi o bahçede.


Bir şey değil arkadaşlar iki de bir dirsek vura vura onlarda dirsek, bende karın kalmadı.
"Canım azıcık sessiz ol, bize bakıyorlar" demekten dillerinde de muhakkak tüy, kıl, yün yumağı falan bitirmişimdir.


Artık evlerine gidince Mefaret Teyze, Nurbanu Abla'ya anlatır:
" Kız geçen gün Şazimentgille (Şanzuman :) ) çay bahçesine gittik... Ayy bu gençler ne terbiyesiz olmuşlaaaaağğğrrr tüh tüh tüh. Hele bi oğlan vardı 2.80... Ay bağıra çığıra konuşuyooorrr... Annah dimissim..."


Bir de iki kelimeyi bir araya getirip konuşamadım ya ona yanarım.
Bir zamanlar "üç tunç tas has kayısı hoşafı" uzmanı ve "bir berber bir berbere gel bre berber beraber bir berber dükkanı açalım demiş" mütehassısı iken şimdi " bizim Burcu Manisa'yı kazanmış" bile diyemedim.


Karşımdaki insanın adını bir türlü söylememenin verdiği utancı nasıl bertaraf etmeye çalıştığımı bir ben bilirim bir de Oya Bilir... (Diş Hekimi Oya Bilir & Kocası Kaya Bilir :) )


Böyleyken böyle işte.
Oradayken bile kendimi fazlalık gibi hissetiğimi düşünmedim değil.
Lakin uzun süre aynı kümesi paylaştığım tavuk ve horozlarla bir araya gelmek de eğlenceliydi vesselam...


Sevgiyle kalmanız menfaatiniz icabıdır.
(^_^)


---------------------------



---------------------------

Ölmüş Bir İnsanın, Hayattakilerin Anılarında Yaşamasının Fiziksel Mümkünlüğü...

Şimdi efendim şu insan dediğimiz ıslak, kaygan ve kısmen tüylü et yığınlarının sadece gördüklerine inanması, "eğer varsa, hani nerede o zaman?" diye akılları sıra mantık yürütmesi falan var ya...
Külliyen yalan abicim o.
Valla!
Yeminlen bak!!


Mesela beni görmeyen o kadar çok insan var ki.
Bu benim yok olduğumu ispatlar mı?
"Ben inanmıyorum, Syrano diye biri yoktur" deyin de göstereyim size Abu Gannuş kebabını :))


Evet, şimdi kendi bireysel kişiliğimi ispat ettiğime göre bir de benden başka yaşam formlarının varlığını kendi içimde kanıtlayım da kendimle çelişkiye düşmeyeyim.


---------------


Uzun-kısa bir ilişki, acı-tatlı günler vs. hepsi bir yana...


Kendimin var olduğunu, başka insanların da aynı şekilde, bir yolla var olduklarını bana hatırlatan tek şey nedir biliyor musunuz?


Anılar efendim.
Anılar , anılar!!!
Hah...


Birisiyle tanıştım yıllar önce.
2 hafta sürdü herşey.


Ortak birşeyler yaşamamız, paylaşmamız.
Tanışıp, konuşup, anlaşmamız.


O ve onunla ilgili yaşanan herşey sadece iki hafta!
Ve hepsi bu!!!


Yani ne bir resim, ne bir yazı, hatta tek bir harf,
Onun söylediği bir söz, sesinden bir tını,
Oldu olacak TC. kimlik numarası veya nüfus kaydı,


Hasılı, öyle bir insanın var olduğunu, dünyada katı, sıvı veyahut gaz halinde bile olsa herhangi bir şekilde varlık gösterdiğini ispatlayacak herhangi birşey...


Yok, mevcut değil, bi'la kayd, butlan!!!


Onunla ilgili herşey o iki hafta ve o iki haftada yaşadıklarım.
Yaşadıklarımız bile değil.
Yaşadıklarım.


Rüya denilen ve bazen gerçek hayattan daha da gerçek olduğuna inandığım o kasabada gördüğüm insanlarla ilgili hislerim de aynı şekilde.


İsveçistanlı bilim adamlarının tespitine göre her gece ortalama sekiz saniye boyunca yaşadığım olayları diyorum.


Onlar da aynı!
Sadece bir süre boyunca görmüşlüğüm var, fakat varlığını ispat edebilecek yeterli veri yok elimde.


Dolayısıyla gerçek ve rüya arasında da bir fark yok.


Olayı Einstein yazılıp Aynştayn diye okunan abinin bakış açısıyla değerlendirdiğim zaman aslında bunlardan biri bildiğimiz, anam babam "fiziksel" bir olay. Yani neticede hayali bir arkadaş yapıp, onunla da binbir gece masallarını oynamak her zaman için mümkün ama fiziksüel alem dediğimiz ortamda bu biraz farklılık arzediyor.


---------------


Ölmüş bir insanın, hayattakilerin anılarında yaşamasının fiziksel mümkünlüğü de bu noktada devreye giriyor işte.


Allah gecinden versin, verince de hayırlısını versin ama ölümden bahsetmeyi istemiyorum bile.


Fakat en azından hatıralarımda yaşayan bir insanın fiziksel olarak da yaşıyor olmasına kendimi nasıl inandırabilirim, onu düşünüyorum.


Aklımda kalan tek şey adı.
Ne sesi, ne yüzü, ne de ona özgü herhangi bir iz, somut olarak.
Anılar bir de.


İnsan ölünce böyle mi oluyor?
Sanki hiç olmamış gibi.


Onun için dökülen onca para, onca emek bir hiç miydi yani?


Besin zincirine ortak olup, günde en az üç öğün ekmek tükettiği yetmiyormuş gibi, şimdi de ortadan kaybolup gitmesi, bir insanın, bu anlama mı geliyor acaba.


Ailesinin onca emeğine ve uğruna saçtığı milyarlarca paraya rağmen okuldan evine dönerken dürzü bir varlığın kaza kurşununa denk gelerek dünyayı terk eden bir insanın vücuda getirdiği tek şey anılar mı?


MÖ'den önce yapılan heykellerin sahibi nerelerde acaba?
O kadar heykelin kozmik bir karmaşa veya taşın zamanla evrim geçirerek meydana geldiğine inanmak güç çünkü...


---------------


Buna kimileri "ultra-abaza" der, kimileri "romantik", kimileri "çaresiz"; ben "eski defterlerden medet ummak" diyorum.


O iki haftanın izini dört yıldır sürüyorum.
Benim eski defterimi kim bilir kimler karalamış, kim bilir kimler yeniden yazmıştır hiç düşünüyor muyum tabii?
Hayır, no, nein, niet, la...


Dahası,
Böyle ince hesaplar peşinde koşan bir insanın, hayatındaki tek endişesinin o iki hafta olduğunu falan da zannetmiyorsunuzdur umarım :)
Ediyorsanız etmeyiniz çok reca ediciim...


Bir zamanlar, bir şekilde iletişim kurduğum, arkadaş, dost olduğum,


Hoşlandığım, aşık doluğum, hayalleriyle yanıp, kül olup, küllerimden yeniden doğduğum,


O kadar çok insan, o kadar çok "anı" var ki şu 1.200 gramlık beyin organımda...


İşi daha da psikopata bağlamamak adına, bir de benim hakkımda böyle düşüncelere dalan insanlar olup olmadığını düşündüğümü ve mail adresimin şifresinin İstanbul'un fethedildiği yıl olduğunu söylemiyorum bile, o açından müsterih olunuz yani :)


Ben her ne kadar ısrarla tekrar etsem de siz yine de sevgiyle kalmayı aklınızdan çıkartmayın.
(^_^)


---------------


Mevzu bahis olan "Ölmüş Bir İnsanın, Hayattakilerin Anılarında Yaşamasının Fiziksel Mümkünlüğü..." konusunun esin kaynağı olan çalışma bu işte.

Tabii orijinal adı "The Physical Impossibility of Death In The Mind of Someone Living" ve tam çevirisi
"Ölümün, Yaşayan Birin Aklındaki Fiziksel İmkansızlığı" olsa da benim cümleyi anlayış ve yorumlayış şeklim biraz daha farklı ve daha romantik geliyor bana :))


Al Pacino'nun Adı Ne?

Ne kuyuya düşmüşlüğüm, ne de ağaca tırmanmışlığım var.


Öyle dere tepe, cadde sokak gezerken falan da kaybolmadım.
Kaybolsam da bulunmam 3 dakika bile sürmedi hiç.


Bir de kendimi kaybolmuş hissetmem var ki evlere şenlik, benlere şenlik a dostlar.


Şimdi burayı okuyor musunuz bilmiyorum ama okuyorsanız...
Valla ne deyim, Allah razı olsun yani :)
Duam sizinle olsun, kendinizi hiç yanlız hissetmeyin, hayatta gerçekleştirilebilitesi yüksek gayeleriniz olsun, başarın da onları, ha bir de mutlu olun, mutlu kalın. Tamam, bu kadar, şimdi dağılabilirsiniz.


Halen buradaysanız bir iki şey diyeceğim.
Şimdi efendim, vakti zamanında aralarında bir şekilde yer edindiğim bir topluluk vardı.
Ama böyle "Kanarya Seven Son Ütücüler Cemiyeti Çemişgezek Şubesi" gibi yerli yerinde bir topluluk değildi.
Daha ziyade "Heryerde Vardır Bizim Gibilerden" tarzı bir gruptu bu.


O zaman ne idilerse, halen de öyleler.
Tek fark, o zamanki gibi bebek poposu kıvamında değil, daha böyle sakallı, daha böyle hatun hatun, daha böyle paralı paralı kimseler şimdi.


Biri Amerika'da okuyor şimdi, biri de Malta'da.
Hani yüzüne baksanız "bakkalın yolunu bilmez lem bu" diyeceğiniz biri, bir ayda 4 ülke gezdi bu sene.
Diğerinin turnesi var, müziksiyen olmuş.
Başka biri, erkek hostes mi hoster mi ne ondan olmuş, Türkçe'de kaç harf olduğu konusunda derin şüpheleri olduğuna inandığım zamanlar dün gibi aklımdayken bugün İngilizce Diss atacak kıvamda yabancı dile hakim olmuş (Türkçesi halen berbat ama)..


Falan feşmekan işte...
Daha böyle düşünüp düşünüp bunalıma girmemi sağlayacak bir dolu insanla aynı ortamlarda yaşadım.


Şimdi bir kendime bakıyorum, bir aynaya bakıyorum, bir aynada bana bakan herife bakıyorum, son olarak bir de aynaya bakan herife bakıyorum.
Bir necaset göremiyorum!!!


Yani gördüğüm şey enine boyuna bi yaşam formu.
İçinde de derin düşünceler saklı falan filan ama...


Ulanınız, herkes kılını kıpırdatmadan tuvalet bekçisi olurken ben ola ola kolozet taşı mı oldum anlamadım ki!!


"- İnanırsak olur bence..."
O dediğin gazoz ağacı canım.
Çevremde tanıdığım en inançlı kimse ben idim,hatta İdi Amin!!!


"- Üzülme üzülme, zamanı gelince olur."
Bre deyyus-u fevkalade, senin zamanın 18 yaş mıydı da evlendin, senin zamanın 16 yaşında mıydı da cağaranı van tavzınd daalırs'la yakıyorsun...


"-Kısmet işte.......... ...... .... ..... ................"
Beni Barselona'dan mı arıyorsun abi? Çekmiyor da abi bizim telefon oraları, net duyamıyorum!!






Ne diyeceğim biliyor musunuz?
Bilmiyorsunuz.
Biliniz;


Öğretmenlerim, bana değer verdiklerini söyleyen insanlar falan festekiz, bunlar beni bir yandan hep övdüler, yaptıklarımı, işlerimi, fikirlerimi hep takdir ettiler. Diğer yandan hayatta hep golü atan, futbolda "doksan" tabir ettiğimiz köşeye çakan, malı götüren, kaymağını yiyen, balı tutup barnağını yalayan vesaire,vs,etc... hep başkaları oldu.


Ve bu durum da bende bir kaybolmuşluk hissi uyandırdı.
Sözümün özü, hayata baktığım Windows (95/98/ME/XP) budur işte.


Şimdi yıllar boyu benim tanımlandığım şeylerle, şu anki kendimi karşılaştırıp da böyle tezata düşünce, sözüm meclisten dışarı dostlar ama bazen kendimi hıyar gibi hissediyorum.


Ve bu yüzden, ne bu içine düştüğüm kaybolmuşluk hissinden kurtulmak, ne kurtulmak için bir çaba göstermek, ne bu yalnızlık hissinin aslında olmadığına inanmak için kendimi kandırmak istiyorum.


Bu yüzden de ne aydınlanmak, ne kurtarılmak, bilinçlendirilmek, ideolojilendirilmek, korteksimi güçlendirip kişisel gelişimimi ve bireysel kişiliğimi sağlamak da istemiyorum.


Varsın karanlıkta kalayım.
Beni kurtarmaya da çalışılmasın lütfen, please, bitte!!!


Ben kendim çıkışı bulurum.
Bulamazsam da suçu beni böyle hissettirenlere atarım, var mı ötesi!


Tanıdığım insanları derlediğim dört tipten dördüncüsü olanlar yani "dertleri benimkilerden aşkın olanlar" grubunu da bu yüzden seviyorum zaten. Kendi dertleri yüzünden ya benimle uğraşamadıkları için beni üzemiyorlar yada dert nedir, bunalım nedir harbiden bildikleri için daha bi insan, daha bi bilinçli yaşam formu oluyor kendileri.


Ama onlar da az be, zaten bunlarla genelde dost oluyorum, ikisi de ailem oluyor... Azlar yani.


Neyse işte, dünya dediğimiz bir güvercin hayvanının boynuzları arasındaki tepsinin üzerinde yukarıdan aşağı dönen meşin kürenin tek derdi bu benim bireysel kişiliğimin ergenlik sorunları.


Geberip gitmeme normal şartlar altında (N.Ş.A'da da denir.) daha çok zaman olduğu için de maalesef bu yüzden dünya bu sorunu çözemeyecek ve Obama Bubama Tencere Kafalı Kel Obama insanı benim yüzümden dünyayı ayaklandıracak.


Sevgilerle kalayım oldu olacak.


--------------------



--------------------


Ha unutmadan, Al Pacino'nun adı Alfredo imiş.
Bayılıyorum bu Amerikanistanlıların isim kısaltmalarına :))

Ürüya Kimin Gaçan İller... *

Ezik, bezik, yazık vs vs vs...
Her halükarda çok eğlenceli ve bir o kadar da yalnız bir çocukluk geçirmişim meğersem.


Kaka da dediğimiz ve herşeyi bir yolla ona bağladığımız malum yığıntıya Dada dediğim zamanlarda ablam bana, benim yaşımdakiler için (aslında hala) fazlasıyla profesyonel duran bir org hediye etmişti.
Gerçi şimdi klavye diyoruz kendilerine amma...


Anacağızım ile o yaşımda "Yine Bir Gülnihal"den girer, "Unchain My Heart"dan çıkardık.
O zamanlar Ayçeyn may hart derdim tabii.


Star1 vardı o zamanlar,bazen yabancı klipler çıkardı, öyle öyle tekerleme yollu yabancı şarkı kültürümüz gelişirdi. Joe Cocker amcayla gitar kırardık, Boney M amca gibi Ra Ra Rasputin dansı yapar; zenci vokal hatunlarını abla edinirdik, Modern Talking'ci abilerle Cheri Cheri Lady demeye çalışır, Cherry'nin bir tür vişne olduğunu öğrenirdik.


Yahu ben neden böyle bir ortak kuşak, böyle efendime söyleyim toplumsal "biz"cilik cümleleri kuruyorum ki?
Bireysel bir kişiyim ben!
Halen olduğu gibi o zamanlarda da annem, babam ve benden ibaretti hayatım.
Bırakınız allaseniniz ya...


İlkokulun ilk üç sınıfını hep okul değiştirmekle geçirdiğim için öyle sağlam bir arkadaş ortamım olmadı hiç.
Aslında öyle pek üzmedi de beni bu durum.
Okulda kimseyle sürtüşmüyordum.
Evime dönünce de sevgi dolu yuvam beni beklerdi.


Lakin şu sene sonları yok muydu ah!!!
Kelimenin tam anlamıyla "koyardı" be sevgili okurcular...
Öğretmenlerimiz başımızda deli gibi eğlenirdi herkes, şarkı çalınır söylenir, acemice de olsa kızlı erkekli danslar edilirdi.


Ailem de okula geldiği zamanlar zaten onlar benimle,ben onlarla ilgilenişip giderdik, lakin bir yerden sonra artık özel hayatım olması gerektiğine karar kılındığından mütevellit kazın ayağı da aynı derecede değişti,tabii Çelik de değişti!


Artık utangaçlık kısmını bir yana bırakıyorum ama,
O zamanların en popüler şarkılarında çok prof prof dans ettiğimiz zannıyla yaptığımız tepişmeler, yahut oyuncak ayısını kucaklar gibi kucaklaşarak yapılan dansların biri bile şu bireysel kişiyle gerçekleşemedi.


Belki Cedric adlı elemanın dediği çok doğruydu:
"Sekiz yaşındaysanız hayat çok önemli" idi.
Lakin bir Allah'ın kulu da beni o müzikleri sadece dinlemekten kurtarıp da aynı zaman da dans da edilebileceğini göstermedi. Şarkıların sadece dinlemek için değil, eğlenmek için de kullanılabileceğini gösterenim olmadı.


İşin daha da "ooww may siviitiii" kısmı ise, kiminle bir yakınlık kurmak istesem o kişi yada kuruluşların beni aralarına almak için uğraşmaya tenezzül bile etmemeleriydi.
Artık öğretmenlerim beni altın çocuk ilan etti diye kıskandılar mı bilmiyorum ama her seneyi farklı bir okulda okuyunca köklü bir arkadaşlık kurmaya vakit kalmaması da bir etkendi tabii.


Hasılı,
Dinlemekle yetindiğim müzik denen bu ultrason cihazı, bir zaman sonra benim için bir arkadaş, bir sevgili, ne bileyim böyle elden günden saklanası bir aşk oluverdi benim için.


----------------------------


Ortaokulu bambaşka bir şehirde okudum.
Yaşantısı, kafa ve kafatası yapısı, kanının ve teninin rengi Hitler insanını bile çileden çıkartacak kadar farklı bir şehirdi.


Daha o zamanlarda başladı demekki bu "adı sanı duyulmadık" şarkı arayışım.
Herkesin kendi şarkısı vardı oralarda çünkü.
Bir de yasaktı efendim.
Bir de müzik denen şeyin zaten kendisi de yasaktı.
Bir de şehrin yarısı Taocu, diğer yarısı Maocu, kalan yarısının bir bölü üçünün kare kökünün zıkkımının peki de "mal" tabir ettiğimiz canlı sınıfına tabii idi.


Grup Destan vardı o zamanlar.
Cilveloy nanayda diyorlardı. Nalına da ,mıhına da vuruyorlardı.
Hayretler içerisinde ilk defa "ortak müzik zevki" adında bir arkadaşla tanıştım, o da beni ilk kalp sızımla tanıştırdı.


Zıkkımın peki kat sayısıyla hesapladığım o topluluk yüzünden o da burnumdan geldi velakin...


----------------------------


Lise şeysi var ki bir de,anüwwwdür,aboowwwdur,amaneydir vallahülazim.


Artık kendi şehrime dönmüş oluşum ve yaşımın da öyle pek şehir şehir sürüklenmeye müsait almayışının etkisiyle çok şükür 3 senenin üçünü de bir ahırda geçirebildim.


"Lise gençliği" tabirinin ne menem birşey olduğunu da gördüm ya ölsem de gam yemem.


Yok yok,abazalık değildi demek istediğim!
Herkesin kendini bir halt zannetmesi ve bunun da bir yerlere ilan etme çabasının had safhaya ulaştığı bir dönemde kimse içine kapanık veya dış dünyaya,kendinden olmayana yabancı kalamadığı için benim için bayaa eğlenceli bir dönem oldu bu.


Shaggy'nin öldüğü dedi ve kodusunun çıktığı, Aaliyah'ın ciddi ciddi müteveffa olduğu, İsmail VYZ'nin bizleri Şappur Şuppur öptüğü, Kylie Minogue'nin Slow klibinde "cleavage" görüntüsü bulana yada getirene 100 bin lira verileceği dönemlerdi.


Bir de tüm dünya gençliğinin ortak bir anlaşma imzalamışçasına yaptığı malum "bireysel" eylemlerin ayyuka çıktığı zamanla tam kesişiyordu bu yıllar.


Uyuşturucu niyetine müzik dinlenirdi bu dönemlerde.
Nereden, nasıl öğrenildi bilmiyorum ama bende hit parçalar arşivi olduğu anlaşılmıştı.


Zaten bir şeyden de haberim olsa dişimi kıracam.
3 sene aynı sınıfta okuduğum iki arkadaşım taa o zamanlardan aşıklarmış, geçen sene de evlendiler,ben daha "kardeş kardeşe bakar mı canım,ayıp" modundayım.


Derken hergün istekler, listeler, "Abi Şakeyra yeni cingıl çıkartmış, ne düşünüyorsun"lar, "Üstad, sizce de bu heyvi meedıl camiasına acilen taze kan gerekmiyor mu"lar...
Alnımda Hıncal Uluç yazıyordu çünkü, ilk önce benim bi inceleyip eleştirmem gerekiyordu bu tip şeyleri, evet, hıhı...


Aman yarabbi!!!


Eskiden kendi kendime teselli ettiğim, oyuncak ettiğim, mutluluk kaynağı bellediğim şey nasıl da ödülümü veriyordu bana.


Muydu acaba? Miydi acaba? Acabamıydı ki?


Herkes kendi arkadaş grubunda dinlemeye, kendi sevgilisi ve de sevgilileriyle dans etmeye veyahut benim dinleye dinleye orkestrasyonunu çıkarttığım parçaları sırf elimde bulunsun mantığıyla arşivlemeye devam ediyordu.


Bin kunduz aşkına!
Yine istediğim mutluluğu yakalayamamıştım.


--------------------


Flash back olayını bitirip de günüme döndüğüm zaman da aslında 457 senedir pek birşey değişmediğini görüyorum.


Hem bu sefer annem ve babam da benim bu deli manyak müzik tutkuma yetişebilecek kadar dinç değiller.
Açıkçası yaşadıklarımdan dolayı ben de zevklerimi ailem ve kendimden başkalarıyla paylaşmaya niyetli değilim.


Fark dediğimiz şey bu ise, bu...


Ne mi yapıyorum le le leydizzz en centılmını?


Eskiden dinlediğim ve bayıldığım tüm şarkıları buluyorum.
Bunları da saklıyorum.
Kimseler bilmesin, bir zamanlar benden esirgedikleri zevklere şimdi ortak olmaya hiç ama hiç hakları yok.
Hatta mümkün mertebe müzik düşkünü biri olduğumu da gizliyorum.


Konu, benim bu tutkumun, insanların çok da tenasül organında olup olmaması değil.


Ben kendimi özel hissetmek istiyorum, hissediyorum da hatta.


Bireysel tavrımı koyuyorum belki bir bakıma.
Ve bunu da sedece benim için birşeyler ifade eden,bana değer verdiğine inandığım insanlarla paylaşıyorum.


Bir daha ve bununla birlikte insanlığa düşman, gezegeni ele geçirmeye çalışan halktan dışlanmış bilim adamı gibi bir insan olduğum inancına kapılabilecek bilumum dimağlara sesleniyorum:


"Hısmım feat. mı istiyor benden? Seve seve :)))"


Son olarak ve;
Sevgilerle
(^_^)


--------------------




----------------------------






Ürüya Kimin Gaçan İller: Aklım sıra "Rüya Gibi Uçan Yıllar" demeye çalıştım marjinal olmak adına, çok takılmayınız.

Çok Yararlı İşler Bunlar

Gecenin tam yarısı...


Evden çıkmadan, zaten çıkmak da istemeden yaşamın sonucu, neticede sosyal bir canavar* olan insan kişileri,yeni yüzler görmek istiyor.


Bu isteğe bir de kendini tanıma arzusu eklenince ortaya ne çıkıyor?


- Mastörbeyşın,heel yeeeea?
- Yuh!!!


- Taoculuk??
- Çüş


- Msn'den kız kaldırmaca, facebook'ta profil hacklambaç???
- Ohannesburger!!!


Hadi madem bu kadar merakta kaldınız söyleyim barikine.
Benimle hiç alakası olmayan, dünyanın bir ucundaki insanlara bakıp kendimle karşılaştırmak istedim, oturdum myspace'nin başına, dünyanın bir ucusundan bir yerler seçip erkeğidir, kızıdır; evlisidir, bekarısıdır rastgele bakmaya başladım.


"Kiminle tanışmak isterdim" altında yazdıklarıyla profil resimlerinde nasıl gözüktüklerini karşılaştırdım...
Bir de benim tanışmak istediğim ünlülerle kendimi karşılaştırdım.


Ecnebi hatunlar ve er kişilerin, hayalimdeki ünlülerden pek bir farkları yoktu.
Anceliyna Cooli veya ne bileyim Piret Bitt'ten pek de farklı insanlar gibi gelmediler bana.


Sadece Imeerikalılar da değil üstelik.
Cape Town gibi dünyanın en üst noktasındaki şehirde yaşayanlar, Ulan-Batur gibi okyanus ortasında tek başına kalmış bir köyde yaşayanlar, hatta Arkhangelsk gibi gibi çöl kumlarına boğulmuş bir apartmanın sakinleriyne karşılaştırdım kendimi...


Hani bir yer elmasından veya ne bileyim, bir diş fırçasından daha yakışıklı olmama rağmen...


Artık ya asosyalliğin dibine vurdum, ya "İstanbul'a gidicem,pilak neyin çıkarttıracam, menşur olucam" moduna girdim, ya içten içe bi Avrupailik, bir Hawaiilik geldi bana emin değilim ama en çirkini, en göbeklisi, en sivilcelisinden er kişi ve dişi kişiler bile ayrı bir hoş gözüktü gözüme.


Mısır'da benimle yaşıt olan bir kız acaba nelerle ilgileniyor diye bir baktım.
Zevkleri benimle örtüşenleri bulmam zor oldu.
Sorun arama motorundaki kriter azlığından ziyade, benim benliğim, bireysel kişiliğimdi...


Zevkleri tamamen benimkilerle örtüşenleri bir yere topladım.


Sonra içlerinden eleme yaptım, "acaba hangilerinden hoşlanırdım, hangisi bana çekici/yakışıklı gelirdi,acaba tanışsak nasıl şeyler yaşardık" diye düşündüm.


Yabancı dil sorununu aşsam bile işler kendi hayal dünyamda pek iç açıcı yürümedi açıkçası.
Mars'ta halısaha maçı tertip eden insanların yanında, tekerleği keşfetmeye çalışan bir Einstein (Aynştayn diye okunur !) gibi hissettim kendimi.


Amerika'lı bir erkek buldum, yaşıtım, eli yüzü düzgün, arkadaşları efendi tiplere benziyor, ilgi alanları benimkilere yakın.
Otursak bu elemanla, havadan sudan konuşsak, aşk acılarımızı anlatsak, yediğimiz kazıkları, güldüğümüz fıkraları...


Kanadalı hoş bir kız vardı bir de.
İsmi çok şekerdi, daha önce hiç duymadığım bir isim. Adı sanı duyulmadık, Türkiye'de benden başka dinleyeni olmadığını sandığım bir grubun benim gibi deli manyak hayranıymış, gittiği ortamlar klasik "burası mutlu,huzurlu gençlerin mekanıdır" tarzı yerler, koyduğu resimler de çok neşeli, şeker şeker şeylerdi.
Şimdi bu şaheser insanla bir araya gelip güzel birşeyler, hatta güzel pek çok şeyler yaşasak falan.
O kadar çok ortak yanımız var ki...


Bir de tüm bu süper muhteşem ve kansere bile çözüm olan fikirlerimi toplumsal boyuta taşıyıp sosyoloci, antropoloci, pisikoloci gibi bilumum mevye çeşitleriyle birlikte tattığımı düşünelim...


Daha da elim ve vahim olmak üzere;
Ya bu tip düşünceler taşıyan bir başka canavar daha varsa,
Hele de birgün benim resmimi bir yerlerde görüp "acaba bu kişi nelerden hoşlanır,hayattan beklentileri nedir,en sevdiği film, en nefret ettiği ideoloji nedir" diye düşünüyor mudur?


Sırf bunu düşünerek bile tüm bir günü geçirmişliğim vardır.
Ve ard arda gelen yedi adet gün bir adet hafta oluşturmaktadır.


Dünyadaki her insan farklı bir dünya imiş, bir kere daha hatırlamış oldum.
Bir de üçgenin iç açılarının toplamının ömür billah 180 derece olduğunu; bizim evde bile!


-----------------------


-----------------------
*= Canavar, Farsça'da "Can âver" şeklinde okunur ve "Can Taşıyan,Canlı" demektir.

Sivilizeyşın Foor

Sıkı canın çıkmaması bir yana, sıkkın canın çıkamaması da ayrı bir dert...


Civilization 4 oyunusuna sardığım anlardan biri olan bu an, benim bireysel kişiliğime zerre kadar katkı yapmadı mı yoksa katkının tillahını mı yaptı yada ben altı üstü bir oyuna neden bu denli kişilik katma derdindeyim anlayamasam da en iyisi dünya gençliğine şu dersi vereyim:


Eğer Hinduist bir Moğolsanız ve en yakın sınır komşunuz Yahudi bir İran devletiyse, bunlardan daha da kötüsü Laik Yunanistan size savaş ilan etmiş ve aranızdaki en yakın mesafe binlerce deniz mili ise,çıkartma planlarınızı çok iyi yapmalısınız!...


Dikkat dikkat! Konuyu başka yerinden anlayan insan alarmı ve faşo-savar:
Bu bir bilgisayar oyunu ve bu oyunla isterseniz Amerika'da şeriat da ilan edebilirsiniz, Fransa'da Taoculuk da...


Mülayim mülayim gelişen bir ana kara sakini ülke olarak, olmuşum Cengiz Han, tüm kıta ülkeleri Yahudiyken ben olmuşum Hindu ( ne yapayım kardeşim bizim kıtaya inmedi İslamiyet, New York'ta Şerafettin Camii vardı da biz mi gitmedik? ), Çin, İran, Kore ve Aztek'lerle de sınır komşusu olmuşum, keyiften uçmuşum, altınların ve gümüşlerin, uranyumun ve midyenin keyfini sürüyorum...


Dünyanın bir köşesinde Osmanlılar, bir başka köşesinde de Yunanistan diye ada ülkeleri kurulmuş,aman ne güzel...


Osmanlılar daha önceden bizim kıtayı ziyaret etmişler ama nedense bizi kilimcinin kör oğlu bellemişler de bir tanışmaya gelmemişler. Zaten bir süre sonra teknolojik olarak da almış başlarını gitmişler, ben garibim ana kıtadaki herkesle en azından askeri teknolojiler konusunda eşit sayılırken dünyanın en güçlü ülkesi İran oyunun her yönden lideri olmuş, benim ne günahım var.


Bu İranlı adamlar dinlerini öyle iyi yaydılarki Yahudiliğin etkilerinden korunabilmek için kendi ülkemde Teokrasi ilan etmem gerekti, haliyle millet de yobaz dedi, gerici dedi, tü dedi, kaka dedi bana :.(


Bir umutla kendi yanıma Yunanistan'ı çekmek istedim,adamlar keşfedilmiş her dinden biraz biraz almışlar,her şehirde başka bir din...


Birazcık da Hinduizmle şereflendirdim canımcıklarımı :))


Adamlar etliye sütlüye dokunmadan yaşadıkları için ben ülkemde "Moğolistan Moda Haftası" düzenleyecek seviyeye gelmişken garibanlarım "Don Bezi Dikmenin Temelleri" üzerinde çalışıyordu.


Tamam dedim,bizim avımız bu.
Bastım teknolojiyi, bastım yardımı, aramızda fersah fersah denizler olmasına rağmen sürekli ticaret gemileri gönderip durdum.


İşe yaradı da,bayaa iyi dost olduk Yunanistan'la.


Tabii asıl umurumda olan ana kıtada benimkisi hariç her ülkede en azından bir tane petrol sahası varken Yunan halkının sabah kahvaltıda portakal suyu yerine Petrol kokteyli içecek seviyede rahat olmasıydı.


Tank, uçak, gemi gibi bilumum savaş oyuncaklarını kullanabilmek için söylenmesi gereken en bi hit parça Ajda Pekkan'dan Petrol iken, bendeniz anca yavri yavri huma kuşu yükseklerden sesleeeeeeeeeeeeeniiiiiirrrr tarzında gazel okuyordum.


Bir ara bu Yunan amcaların liderisi bana kırmızı telefondan mesaj attı:
"Hacı, petrol kullanacak teknoloji istiyoz biz, sizin ev maden tetkik araştırmaya yakınmış,bi el atıversen" dedi.


Hay hay hacım dedim,canımsın balımsın dedim ve teknolojiyi verdim gitti.


----------


Benim güzel dostlarım,
Kitaplarım kitaplarm...


Adamlar petrol çıkartmayı öğrenir öğrenmez kendi ellerindeki petrolü ele güne Meyan Kökü Şerbeti gibi satmaya başladı, ellerinde kalan petrolü de Mırra niyetine sıra gecelerinde ikram eder oldu.


Ben ne zaman "usta,bizim hanım kek yapacakmış da,bir fincan petrol var mı?" diye sorsam anca "bugün git,yarın gel" dediler...


"Ben olmasaydım bu günlere gelemezdin, kamyoncu meyhanelerinde sarhoşlara meze olurdun" demek geldi içimden. Lakin adamlar deli gibi Tank,uçak falan kasıp ben hala bozkırlarda altı patlar ile at koşturduğum için pek de yemedi açıkçası.


Tamam ordum güçlüydü amma ve lakin ben o mesafeleri aşıp da adamlara dalıncaya kadar,Yunanistan o elindeki petrolle hem ekonominin hem de ordunun kitabını yeniden yazardı.


Neyseki bizim kıtada savaş çıktı!
Ne güzel :))
Savaşları çok severim, savaşlar ne güzel şeylerdir, baba bana savaş al!!


Bizim ağır abi İran, komşum Çin'e savaş açtı.Vergi istemiş, vermemişler,hareket çekmişler üstüne de. Çok ayıp!


Baktım, Çinde bir petrol sahası var ve İran gibi dünyanın en güçlü ordusuyla savaşırken bu petrol sahasını bana karşı pek savunacak vakitleri yok.


Bismillah deyip çektim tabii emaneti :)
Bahane olarak dini anlaşmazlıkları öne sürdüm tabii ama maksat belli...


Allah'tan petrol sahası benim sınırlara yakındı da ele geçirmesi kolay oldu. İran da koca Çin'i bir kaç tur içinde haşat etti, üstüne kapitülasyon imzalatıp özerk ülke haline getirdi...


Koca oyun içinde yaptığım en adam akıllı iş, tam vaktinde davranıp Çin'i işgal etmek oldu.
Adamlar İran'a bağlı devlet oldular dolayısıyla otomatikman benimle ateşkes imzalanmış oldu.


Ohhh dedim,hazır petrolü bulmuşken azıcık tankcıklar, uçakcıklar,kruvazörcükler üreteyim de kızım Ayşe bir Yunanistan tatiline çıksın...


Şimdi dünyayı bir uçtan dolanıp,o koca okyanusu geçip Yunanistan'a arkadan saldırmak vardı,bir de ana kıtanın Yunanistan'a en yakın olan tarafından gemilerle saldırmak vardı...


Başta birincisini denesem de bir zamanlar sattığım teknolojiler sayesinde şimdi Sultanahmet Meydanındaki kuş sürüsünden daha bol miktarda uçağa sahip oldukları için benim cici düşmanlarım,daha ben karaya yaklaşamadan uçaklarımı ve çıkartma ordumu temizledi bir güzel.


Artık masaya oturup, sırtımdaki göyneği peşkeş çekmek pahasına,İran'la oturup Yunanistan sınırına çok yakın duran topraklarına askeri üs kurabilmek için anlaşmaya çalıştım,anlaştım da sonunda.Gerçi arasıra zorla para istemedi değil ama karşı çıkacak gücüm yoktu.


Artık Krishna ne verdiyse (Hindu'yuz ya hezar :) ) yığdım o buruna, havaalanı,tanklar,gemiler uf uf uf...


Artık en azından hava desteği alabilecek kadar yakındaydım amma...


Hava savaşları onlardaki ve bendeki uçak fazlalığı yüzünden çıkmaza girdi.


Deniz savaşları onların denizaltıları,benim de kruvazörlerim yüzünden çıkmaza girdi.


Kara savaşları iyice ifrit modundaydı zaten:
Direkman sahil şehrine çıkartma yapıyorum,adamlar iki üç piyadeyle savunuyorlar,şehir avucuma düşüyor doğal olarak ama doğrudan şehre çıkartma yaptığım için tur kaybediyorum.Bir kere saldıran tanklar,tur bitene kadar saldıramıyorlar ve kalıyorlar öylece çıkartma gemilerinin içinde.


Eh destek gelemeyince ne oluyor?
Onların tankları yetişiyor ve zaten yaralı olan benim orduyu çitlek gibi çitliyor.
Sonra hobaaa üsse geri dönüş,yeniden tank üretimi,yeniden uçak üretimi,yeniden gemi üretimi,o esnada halkı yatıştırabilme,o esnada ekonomiyi ayakta tutabilme...


Eskiden ne güzel Faşizm vardı,ilan ederdik,sonra millet bizden korkardı, dünyanın yeni ceddini kamulaştırırdık da kimse çıtını çıkartamazdı,hey gidi günleeeerr...


------------


Sonuçta ne mi oldu canlar?
İran, Birleşmiş Milletler binasını kurup seçimleri kazanarak başkan oldu, ben de avucumu yaladım :)


Oyun bitti yani, Diplomatic Victory yaptı adam :)




----------


İşte böyleyken böyle.
İki yudum petrol için girmediğim kılık, yapmadığım şebeklik kalmadı.
O kadar tank üreteceğime incik boncuk üretip satsaydım şimdi o parayla Milla Jovovich ile evlenir üstüne kendi dükkanımı açar,mutlu mesut bir hayat yaşardım,offf offf :(


Yazımız budur,bitmiştir.
Okuyup da okumadım diyen bizden değildir!!!




İllaki not:
Bunun bir oyun olduğunu unutup da ciddi ciddi çıkarımlar yapacak Taocu arkadaşlara itina ile biçki-dikiş dersleri verebilirim.


Bu arada aşağıdaki resim, bu anlatığım olayla ilgili değil, oyun sırasında resim almak aklıma gelmediği için demin netten arakladım.


Sevgilerlen
(^_^)


-------------------------


-------------------------

Kafa Ütülemento

Gelir gelmez kafa ütülemento yapmak gibi olacak ama...


Yahu bu öküzler neden diğer insanları da öküzlükle suçlar?


Kendi gözlerindeki pisliği göremezken,nasıl olur da "kardeşlerinin" gözlerinde çöpü çıkartmaya çalışırlar?
Bunu da o göze daha kalın ve kocaman bir çöp sokarak yapmaya çalışırlar?


Bu pervasız "Lütfen küfretme pislik herif" durumu beni fena halde baydı artık!


Bu hayatta neredeyse herkes için bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa olmak istiyorum ama adım o kadar meşhur olmuş ki,manasını yitirmiş çoktan....


----------------------





----------------------

Bireysel Merhaba




Buradan hepinize merhaba...


Bunu diyen kişi benim,başkasının merhabasına karışmam,başkasının merhabasından mesuliyet kabul etmem :)