Ölümsüzlüğün Sınırları

Kimsenin ölmediği bir dünya, büyük ihtimalle ölünebilen bir dünyadan çok daha farklı, çok daha alışılmadık fakat bir o kadar da ilginç olurdu sanırım.

Başlangıç olarak,
Eğer ölümü çıkartacaksak, ölüme sebep olan tüm şeyleri de onunla beraber çıkartmalıyız.

Ölüme yol açan en bilindik sebepler hastalıklar (kanser, veba, aids, yaşlılık falan...) ve katledilmek (cinayetler, savaşlar, bilumum kazalar filan...) olduğuna göre öncelikle bunların ölüme sebep veren kısımlarını çıkartmalıyız.

Örnekin,
Manyaaan biri, kurbanını bıçaklar ama kurban ölmez, sadece acı çeker. Hatta kan kaybı da yaşar, kan kaybetmenin verdiği tüm sıkıntıları çeker, git gide daha kötü olur, kızarır, morarır falan ama yine de ölmez. Ve zamanla iyileşerek kaldığı yerden yaşayabilir.

Bir de bu ölümsüzlük sürecinin tam olarak nerede başladığını kestirdik mi tamamdır.
 
Meselakin,
Şimdi hepimiz güzel güzel yaşlanıp ölüverirken, bir gün birşey oluyor ve artık ölmemeye mi başlıyoruz, yoksa başından beri zaten hiç ölmüyorduk, ööyle geçinip gidiyor muyduk...

İkincisi, ilkincisinden daha akla yatkın olduğundan onu kabul buyuralım.

---------------------------

Şimdi en başta,

Biz ölmüyoruz abi, burası tamam, okey. Yani 532186454321 tane milenyum yaşasak da tosssun gibi, toraman gibi hayat sürmeye devam edeceğiz. Bu cepte!

Öncelikle tarih, en kesin bilgileri içerirdi.

Örneğin Kadeş Savaşında hangi tarafın galip geldiğini mi bilemedik?
Hemen 118 811'i arar (dikkat, sanal reklam) "Bacım, bana Kadeş Savaşı gazilerini bağlasana" derdik ve operatör fıstık bize bilmem kaç yüz yaşındaki dedeyi bağlardı, o dede bize savaşı anlatırdı.

Sonra 15 kuşak evvelki dedemiz, diğer 14 kuşak evvelki dedelerimize anlattığı gibi bize de Malazgirt Savaşı'nı anlatırdı ballandıra ballandıra.

O esnada karnında mızrakla açılmış koca bir delikle bir Bizanslı dede gelir, "Yaa işte çocuklar o gün bugündür bu adamla arkadaşız" diye gülerdi.


- O zamanlar paşa deden mülazım evvel idi kuzucuğum. Ah o üniforma içinde ne de yakışıklıydıııı..
- Hanııım hanıım takhma diflerim neğedeee??

---------------------------

Hem belki savaşlar da olmazdı, insanlar birbirilerini zora sokmak, çıkmaza sürüklemek, istediklerini yaptırmak için çok daha farklı yollar bulmak zorunda kalırdı.

Bir kere artık soykırım diye birşey olmazdı.

Hatta cezalandırma yöntemleri de değişirdi. Ceza hukuku şimdi bildiğimizden bambaşka birşey olurdu.
"Müebbet cezalar" daha bir önem kazanırdı.

Müebbetlik bir suçu göze alan mahkumların "ölümden daha ağır ne olabilir ki, vereceğimiz altı üstü bir can" deyip sineye çekmeleri imkansız olurdu.

Amerikan filmlerinde duyup da mantık erdiremediğimiz "İki Kere İdam" cezasının sadece pratikte değil, teoride de hiçbir anlamı kalmazdı.

İdamın anlamı kalmazdı çünkü.

Sonra anne tehditleri ve mafya tehditleri de değişmek zorunda kalırdı.

- O yemek bitecek dedim, beni deli etmeee!!
- Yaaa bana ne  yaaaa...
- Çocuk gebertirim seni!!
- Ehehe hadi gebert hadi gebert, gebertemeskii :)))

Veya ne bileyim:
- Vittorino'ya tanıdığımız süre doldu mu?
- Doldu baba, ne yapalım?
- Gidip öldürün. Önce karısı öldürün, sonra çocuklarını öldürün, sonra Vittorino'yu öldürün.
- Adam her tehdit ettiğimizde bize hareket çekiyor baba! Ne zaman herifin kapısına dikilsek başına silahı dayayıp birkaç şarjör boşaltıyor, öylece bakıp kalıyoruz.
- Lanet olsun... Bir kaç hafta daha süre tanıyalım madem.

Belki en ağır ceza yine müebbet olurdu.
Fakat ölümsüzlüğün getirdiği nüfus kalabalıklığını göz önünde bulunduracak olursak, hapisaneler dolup taşardı ve suçluları toplayacak yer kalmazdı.

Fakat belki de suçsuz yere idam edilmiş biri ardından vicdan azabı çekmez, ondan özür dileme şansı bile bulurduk.



---------------------------

Nüfus patlaması demişkene...
Yaşamın ölüm kısmı olmadığına göre, zorunlu olarak doğum kısmı kontrol altına alınmaya çalışılırdı.

Fakat ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, muhakkak ki bir yerlerde birşeyler kontrolden çıkar ve nüfus artardı.

Artmış olan nüfus da kaçınılmaz olarak dallanıp budaklanmış akrabalık ilişkilerine sebep olurdu.

Zaten geçmiş ola, "çekirdek aile" kavramına elveda diyeli binlerce yıl geçmiş olacaktı.

Örneğin "Şeker Bayramı" geldiğinde,
Kendimiz ve varsa kardeşimiz, elimize bir poşet alır ve hısım akraba gezmeye giderdik.

  • Önce anne-babamızın, sonra varsa onların kardeşlerinin elini öper, harçlık alırdık.
  • Sonra dedelerimizin ve ninelerimizin, varsa onların kardeşlerinin elini öper, harçlık alırdık.
  • Derken sıra dede ve ninelerimizin anne-babalarına (biz bu jenerasyona büyük dede-nine diyelim) ve varsa onların kardeşlerine gelirdi. Onların ellerini öper ve harçlık alırdık.
  • Bu noktaya gelinceye kadar çoktan ipin ucunun kaçtığını farketmeliydik, oysaki herşey daha yeni başlamış olurdu. Sırada Büyük Dede-Nine'lerimizin anne ve babaları ve varsa kardeşlerinin elini öpüp harçlık almamız gerekirdi. Bu jenerasyonu da Büyük Büyük Dede-Nine olarak adlandıralım.
  • Tabii doğal olarak Büyük Büyük Dede-Ninelerimiz ağaç kovuğundan çıkmış insanlar değillerdi, onların da anne-babaları ve belki kardeşleri olurdu. Bu durumda Büyük Büyük Büyük Dede-Nine jenerasyonuyla müşerref olmamız gerekirdi.

Muhakkak ki matematiksel bir formülasyonu olan bu soy ağacının her bir kat yukarısında bizim dudaklarımıza binen yük sağlığımızı bozarken, aile büyüklerimizin de başta biz ve bizim gibi olan diğer aile fertlerine verecekleri bayram harçlıklarıyla, dünyanın en sağlam ekonomileri bile çökebilecek, milli ekonomimiz ağır bir dış borçlanmaya sürüklenecek ve büyük ihtimal gelecek bayrama kadar Maliye Bakanlığının kara kara düşünmesine sebep olacaktı...

Tabii sülalemizin başı olan en büyük atamız, ilk çocuklarından itibaren tüm diğer torun ve akrabalarına ikram edecek şeker ve kolonya tedariki yüzünden yine küresel çapta bir şeker ve alkol krizine neden olacaktı.

Sonuç olarak aşırı köklü, abartı geniş, inanılmaz kalabalık sülalerimiz olacaktı ve biz bir şekilde bütün akrabalarımızla etkileşim içinde olacak, onları tanımak zorunda kalacaktık. 

- Dedeeeeee!...
- Torunuuummm!!!
- Anne bu hangi dedemdi?
- Farketmez, hemen sarıl, gidicez şimdi...

---------------------------

Akrabalık ilişkileri hoşuma gitti, biraz daha irdeleyim :)

Birinden hoşlandınız. Onun bu yoğun nüfus içinde kaçıncı aşkınız olduğu büyük ihtimalle bir sorun olmayacaktı. Hem sorun olsa da kaç yazacaktı?
- Oytunç, doğru söyle, ben senin için kaçıncıyım?
- Söylesem de inanmazsın ki...
- Olsun noolur söyle!!!
- 3048.'sin bebeğim.
- Ahhh inanmıyoruuuum... Bu zamanda senin gibi birini bulmak o kadar zor ki, hayalim hep ilk sıralarda olmaktı. Seni seviyorum aşkım.
- İnan bana, diğer 3047 tanesinde, sende bulduğum mutluluğun zerresini bulamamıştım!!

Ve o gün evlilik kararı aldınız diyelim.
 
Her düğünün olmazsa olmazı takı merasimlerinde, ilk eziyeti elinde mikrofon, aile üyelerini ve taktıklarını anons eden teşrifatçı yaşacaktı:

- Veee iştee... Pardon siz kimdiniz abla?
- Ben gelinin 3. göbekten dedesinin, 2 küçüğü kız kardeşinin, 4. göbekten ninesinin, en küçük eltisinin, bir büyük dayısının, ortanca amcasının babaannesiyim yavrum.
- Eveeeet ve gelinin 3. göbekten dedesinin, 2 küçüğü erkek kardeşinin...
- Yok ayol kız kardeşinin!
- Pardon 3. göbekten kız kardeşinin, 2 küçüğü dedesinin...
- Ayol ne diyorsun çocuğum sen? Bak, ben gelinin 3. göbekten dedesinin, 2 küçüğü kız kardeşinin, 4. göbekten ninesinin, en küçük eltisinin, bir büyük dayısının, ortanca amcasının babaannesiyim!
- Tamam teyze. Ve gelinin ebesinin, nenesinin, yedi ceddinin, soyunun sopunun, taaaa gelmişinin geçmişinin...

Tabii az önce dert yandığımız şeker ve alkol krizi burada da altın krizine sebep olacaktı. Zira her gelen aile üyesi, gelin veya damattan en az birine, çeyrek bile değil, çeyreğin çeyreği bile değil, iğne ucu kadar altın takacak olsa, düğün bittiğinde sırf bu yeni evliler için bir kaç ton altın takılmış olacaktı.

Üstelik dünyadaki tek düğün de bu olmayacaktı! Tam o esnada, aynı anda evlenmekte olan belki trilyonlarca çift olacaktı dünyada.

Evlilik işinin şimdiki gibi zorunluluk gerektirmese de ekonomik sebepler ve alışkanlıklardan dolayı belirli zamanlarda yapılması da imkansız olacak, evlenmek belirli zamanlarda gerçekleştirilmesi emredilen bir uygulama olacaktı. Yoksa önü alınamazdı!

Diyelim 20 Haziran.

20 Haziran'ı 21 Haziran bağlayan geceye "Küresel Zifaf Gecesi" denilecekti. O gece yaşanacak hareketlilik dünyanın eksenin canına okuyacak, büyük ihtimal yer yerinden oynayacak ve dünya halen yarılmamışsa bile en azından yörüngesinden çıkıp şöyle bir iki galaksi dolaşıp gelecekti.

Bu mübarek gecenin sadece sarsıntı önleyen değil aynı zamanda ses geçirmez mekanlarda yaşanması da zorunlu tutulacaktı.
Zira ölümlü dünyanın mart aylarında kedilerin topluca hem eşlerini, hem de çıkarttıkları seslerle biz zavallı uykusuzların beyinlerini şaapmalarını göz önünde bulunduracak olursak ölümsüz dünyanın "Küresel Zifaf Gecesi"ni en az hasarla atlatabilmek için pek çok önlem alınması gerekirdi.

Ayrıca canları biraz başbaşa kalmak isteyen çiftler için bu tarih eşi benzeri bulunmaz altın bir fırsat olacaktı. Çünkü tüm bu hısım-akraba kalabalığı arasında "hayatım bu gece birşeyler yapalım mı" demek imkansızlaşacak yada "artık seninle eskisi kadar yalnız kalamıyoruz" serzenişleri faydasız olacaktı.

Evet, tüm dünya için gerçekten kabus olan "ilk gece sendromu"nu da atlattık. Peki ya sonra?

Doğum yapabilmek, dünyaya yeni bir birey getirmek şimdikinden daha büyük bir sorun olacaktı.

Belki devletler bunu yalnızca uygun gördükleri eşlere "Bebek Yapma Sertifikası" vererek çözmeye çalışacaklardı. Her ülkenin belirli bir kotası olacaktı.

Hatta bir zaman sonra kota uygulaması da kalkacak ve çocuk dünyaya getirmek yasaklanacaktı. Doğuran anneler yüzlerce yıl hapse atılacak, doğuma sebebiyet veren babalar hadım edilecekti...

Yine bilmemkaç kuşaktan bilmemkim yoluyla akrabası olduğumuz insanlar, bebek sevmeye, doğumu tebrik etmeye gelemeyeceklerdi. Gelecek olsalardı da bu, bayramlaşmalardan yada düğün merasimlerinden pek farklı olmayacaktı :)
Sonraaaa,
Evliliği ve doğumu atlattık. Sıra çocuk büyütmeye geldi.

Bir kere hiç bir anne-baba oğluna şu cümleyi kurarak böbürlenemeyecekti: "Ben senin yaşındayken böyle böyle yapardım!"

Çünkü söylediği anda onun da kendi babası "hadi ordan zırtapoz, ben de senin yaşındayken şöyle böyle yapardım" diyerek haddini bildirecekti.

Tabii buna tanık olacak dede "susun bakiim terbiyesizler, ben de sizin yaşınızdayken öyle böyle yapardım" diyerek herkesi susturduğunu sanacaktı.

Bu her defasında bir büyük dedenin "kes ulan eşşooleşşek ona bakarsan ben de senin yaşındayken x yaptım, y yapıyordum, z yapacaktım" demesiyle sürüp gidecekti.

Bu, aynı zamanda kuşak çatışmasının da sonu demek olacaktı.


Başkaaaa,
Kimse kimsenin ebesine sövemeyecekti!

Burada bir açıklama yapmak isterim.
Ben bir iki sene öncesine kadar o kendilerine sövülen ebeleri hep doğuma yardımcı olan kişi ve kuruluşlar olarak bilirdim. Meğerse anneanne mevkiindeki akrabalara verilen rütbe imiş.

Edepsizlik bu kadar sınır tanımayıp sadece hınç beslenilen kişiye değil, onun da annesini atlayarak bir büyük atasına sövüleceğini tahmin edemezdim tabii...

İşte ölümsüzlük olmasaydı bu da imkansız olurdu!

Çünkü ortada bir ölü olmayınca kimse ölünün arkasından sövemediği gibi, yaşayanı da karşısına almış olurdu ve cümle sülale kavgaya tutuşulurdu.

Cevaplar, hakarete ilk muhatap olan kişiden yukarıya doğru şöyle seyrederdi:

  • Vay sen benim ebeme nasıl söversin!
  • Vay sen benim anama nasıl söversin!!
  • Vay sen bana nasıl söversin!!!
  • Vay sen benim kızıma nasıl söversin!!!!
  • Vay sen benim torunuma nasıl söversin!!!!!
  • Vay sen benim çocuğumun torununa nasıl söversin!!!!!!
  • Vay sen benim torunumun torununa nasıl söversin!!!!!!!
  • Vay sen benim çocuğumun torununun torununa nasıl söversin!!!!!!!!
  • .....
  • ....
  • ...
  • ..
  • .
  • Pardon dayı bi yanlışlık oldu...

Çünkü işin sonu belli, kavga çıkacak.
Hatta bu soy ağacına bakılırsa dünya savaşı çıkacak!!

O yüzden belki en fazla şahsın kendisine sövülürdü. Gerçi bu seferde çocuğuna hakaret edilmesini kaldıramayan aile büyükleri devreye girerdi.
Hasılı, kimse kimseye sövemezdi, basit bir küfür, hele de x. oğlu y. ve o. çocuğu ö. gibisinden hakaretler büyük cesaret isteyen sözler olacaktı.

Belki de yöneticiler, şu an basit bellediğimiz çoğu küfür için ciddi cezalar getirecek, hatta savaş sebebi bile sayabilecekti. Çünkü ne malum, belki bir kralın dallanıp budaklanan soyundan bir üyeye, ucu krala dayanacak bir küfür gelecekti...


 ---------------------------

Muhakkak ki hiçbirşey aile boyutunda kalamayacak, toplumsallaşacaktı.
Örneğin ulaşım.

Toplu taşıma araçları hem çok uzun, hem çok geniş, hem de birkaç yüz katlı olmak zorunda kalacaktı. Yolda tekerlekli gökdelenler görebilecektik.

Şu cümle çok daha önem kazanacaktı: "Sabahtan beri bekliyorum, nerede kaldı bu Fatih-Işıklar otokulesi?"

Evet, ölümsüz dünyadaki otobüsler artık bizim dünyamızdaki tek kapı vosvoslar kadar bile yeterli olamayacak ve toplu ulaşım otokule adı verilenler toplu taşıma araçlarıyla sağlanacaktı.

Geç gelen bir otobüs, pardon otokule, binlerce insanın işine geç kalmasına, belki de bu yüzden insanların işten kovulmalarına, en azından bir gün içinde yüz binlerce çalışanın patrondan azar işitmesine sebep olacaktı.

Tabii ki bir de sıkışmaması imkansız trafik!
- Abi toplantı başladı nerede kaldın?
- Trafiğe takıldım idare edin.
- Nereden geliyorsun?
- 146. köprüdeyim şu an.
- Ahh keşke  9836. üst geçidi kullansaydın, orada sadece 7987465132 kadar araç varmış.
- Şimdi mi söylenir bu?

Ve tabii ki trafik kazaları:
- Sayın seyircicikler, artık haber değeri taşıyor mu bilmiyorum ama bugün de 6000-7000 tane araç birbirine girdi, birkaç milyar da yaralı var. Bu kazada da hiçbir ölüm yaşanmaması halkta büyük üzüntüye sebep oldu.

Sonra doğal afetler...
  • Gece saatlerinde Nüfusupatlakoğlu köyünde meydana gelen depremde bir köpek kulübesi yıkıldı. Kulübenin yıkılmasıyla oluşan boşluk evsiz kalan yaklaşık 8 milyon insan için umut oldu.

  • Çölde meydana gelen sel halkta herhangi bir tepkiye sebep olmadı. Yetkililer, "keşke arada birkaç kişi kapılıp gitseydi de azıcık yer açılsaydı" diyerek yakındılar.

  • Belki yıldırım düşer de ölürüz umuduyla yağmur altında ellerinde paratonerle gezen yaklaşık bir milyon insana yine hiçbirşey olmadı. Halka boş yere umut verdikleri gerekçesiyle linç edilmeye çalışılan bu bir milyon insan için polis kılını kıpırdatmadı. Hınçlarını yeterince aldıklarına kanaat getiren öfkeli halk olaysız dağıldı, dövülenler de gelecek eylem için gün saymaya başladı.

  • Sigara izmaritinden çıktığı zannedilen yangın 16 şehrin yanmasına sebep oldu.Yaralılar hastaneye götürülmedi, kendi kendilerine iyileşmeleri beklendi. Zaten o kadar sargı bezi de yoktu...

---------------------------

Sigara deyince aklıma geldi,

Sağlık sorunları artık kimseyi o kadar da korkutmazdı.

Örneğin "sigara öldürür" uyarısı kağıt ve mürekkep israfından başka bir şey olmazdı.

Hatta belki bu sayede sigara ve alkol tüketimi özendirilmeye çalışılırdı.
"Sigara içmek kısırlığa neden olur! Bu avantajı değerlendirin, sigara için!" yazılırdı, hatta "Hiçbirşeyin sonu olmadığı bu sıkıcı dünyayı içerek şenlendirin" bile yazılırdı.

Sonra her insanda en az 5-10 tane bulaşıcı hastalık olurdu ama kimse ölmezdi, umurunda da olmazdı.

- Geçmiş olmasın abi, sende ne çıktı?
- Kolera var, tifüs var. Veba iyileşmeye başlamış, doktor uyardı, daha pis ortamlara gitmelisin dedi. Bu tatilde Mamak Çöplüğü'ne gitmeye karar verdik hanımla.
- Ooo iyi abi iyi. Bende de cüzzam, kuduz ve aids çıktı.
- Daha yeni mi aids oldun oğlum sen?
- Ne yaparsın abi işte, iş güç, çoluk çocuk derken anca vakit bulabildim.
- İhmal etme bu tip şeyleri!

Organlarımızdan musibetler eksik olmazdı.

- Doktor bey bu hasta yeni geldi.
- Nesi var?
- Bu hafta dördüncü kez kafası kopmuş.
- Bu kadar da umursamazlık olmaz ki canım. Tamam siz koyun onu bir yere, bir ara dikerim ben.
- Bu hastanın da organlarını çalmışlar, akciğerleri ve bağırsakları kayıp.
- Tamam önce bi balon takıverelim de nefessiz kalmaktan acı çekmesin. Sonra bağırsaklara da bahçe hortumu bağlayıveririz bir ara. Bu devirde insan kendi organlarına sahip çıkmalı biraz ama yaa, ne bilinçsiz bir toplum olduk böyle!!
- Doktor bey, doktor bey, bu raporda ne denilmek isteniyor?
- Hmm... Beyninizde karpuz büyüklüğünde tümör varmış ve hemen alınmazsa bir halt olmazmış.
- Haaa iyi ya, ben de birşey var sanmıştım. Neyse kolay gelsin.






--------------------------- 
Tabii insanlık bilinci de bizim bildiğimizden çok daha farklı bir şey olurdu.

Mesela sınırsız yaşamın sağladığı rahatlık, insanların bir iş yetiştirme ihtiyacını ortadan kaldırırdı. Nasılsa bir gün biterdi o iş, nasılsa birgün yapardık, nasılsa acele etmeye değmeyecek kadar çok zaman vardı!

Bu ölümsüzlük rahatlığı aynı zamanda aşırı bir güven de verirdi. İnsanlar çoğu şeyden korkmazdı. Her işe gözü kapalı atlar, herşeyi endişesizce tecrübe ederdi. Ne olacaktı yani? Ölecek miydi?

Yeni bir ideolojiyi yaymak veya tehlikeli bir fikri bastırmak, bizim şu an alışık olduğumuz yöntemlerden daha farklı olurdu. Aykırı sesleri susturmada öldürmek, savaşmak gibi yöntemler hiçbir işe yaramazdı. Aynı şekilde kalabalığın gönlünü kazanmak da imkansız bir hale gelirdi. Halka hitab edebilmek de en az halkın bazı şeyleri öğrenmesini engellemek veya unutmasını sağlamak kadar zor olurdu.
Sonra yalnız kalma korkusu kesinlikle ortadan kalkardı. Bunun yerini kalabalıkta kalma korkusu alırdı. Utangaçlık, çekingenlik gibi hisler, toplumdan soyutlanmak gibi arzular akla hayale gelmezdi.

Kaçıp saklanmak için tenha ortam arayışı, yerini kalabalığın içinde kaybolmaya bırakırdı. Ama muhakkak binlerce gammaz olurdu.

Kimse kimseye yalan söyleyemez, asla ispatlayamayacağı iddialarda bulunamazdı. Yapılan her işin, söylenen her sözün bir şahidi olurdu.

İşleri rüşvetle halletmek bir servete, yalancı şahit edinmek binlerce insana mal olurdu. 

Faili meçhul suçlar olamazdı. Cinayet zaten olmazdı çünkü ölüm olmazdı. Diğer hiçbir suç da görgü tanıksız olmazdı.

Emeklilik diye birşey olmazdı. Çalışmaya başlama yaşı belki kabul edilebilirdi ama çalışmayı bırakma yaşı olmazdı.

İnsanlarda sonsuz yaşam yanında sonsuz bir umutsuzluk da olurdu. Kimsenin gelecekten bir beklentisi olmazdı. Gelecek diye birşey olmazdı. Hayat, sonsuz bir bugünden ibaret olurdu. "Bir gün bunlar sona erecek" diyeceğimiz bir an olmazdı.

--------------------------- 

Buraya kadar hayalini kurduğum, esasen baştan sakat olan fakat dediğim gibi hayal olan bu saçmalık, dayanağını tek bir noktadan alıyor.

Ölümden öte köy yok!

Eğer bugün biz zavallı faniler, bazı şeylere tahammül edebiliyorsak, bu sadece ama sadece bir gün ölümün gelip bizi herşeyden, hiç olmazsa bu dünyanın sıkıntılarından kurtaracağı inancıdır.

Hatta bazılarımız tahammül sınırlarını zorladıkları zaman, kurtuluşu o ölüm anını kendi kontrolleri altında gerçekleştirmekte buluyorlar.

Dahil oluş sürecindeki uygulamalarından emin olamadığımız yaşam oyununda, en azından ayrılış yöntemimizden kesin olarak eminiz, ölüm! Dahası tüm bu karmaşadan kurtulmanın başka bir hiçbir yolu da yok!

Bu sayede, eğer istersek intihar edebiliyoruz!
Pratikte pek çok istisna olmasına rağmen, teoride istediğimiz zaman kendi ölümümüzü temin ederek, çıkış yolunu bulabilme becerisine sahibiz.

Ancak hem teoride hem de pratikte hiçbir istisnası olmayan yegane şey, biz bu becerimizi kullansak da kullanmasak da, istesek de istemesek de ölümün bir gün muhakkak olacağı. Üstelik bunun istatistiksel olarak 100 yıldan daha erken gerçekleşeceği.

---------------------------

İşte bu yüzden ey dostlar, Romalılar, vatandaşlar...

Bu yüzden, yaşam bu kadar gerçekçi, bu kadar karşı konulmaz ve bu kadar cezbedici.
Herşeyi gerçekleştirmeliyiz, elde etmeliyiz.
Her arzumuz tatmin olmalı, her mutluluğu yaşamalı, her tadı almalıyız.

Yada tam tersini yapmalıyız,
Bu dünyada yaşanabilecek tüm sıkıntıları çekmeliyiz, yalnızlığın getirdiği tüm duyguları tartmalıyız, bedenen çekilebilecek acıları hissederek tahammül sınırlarımızı zorlamalıyız.

Karamsarlık ve melankoli gibi en az iyimserlik ve mutluluk gibi eğitici şeyler, varlığımızı iyiden iyiye yoklamalı ve gerçek değerimizi ortaya çıkartmalı.

Ölüm gibi istersek kendi elimizle gerçekleştirebileceğimiz veya istemediğimiz bir anda yaşayacağımız ama bir süre sonra illaki başımıza gelecek olan sona ulaşıncaya kadar hayalimizden geçen herşeyden emin olmalıyız!

---------------------------

Kimsenin inancını sorgulamak kimseye düşmediği gibi bana da düşmez. Bilakis, ben her türlü inancı onurlandırmaktan yanayım.

Ancak, bu fani dünyamızda,
Hem reenkarne bir enerjiyle ölümden sonra tekrar yaşama dönme inancının,
Hem ölümden sonra herşeyin tamamen sonra ereceği, ötesinin koca bir yokluk olduğu, herşeyin bittiği, benliğin ve bilincin kendini tükettiği inancının,
Hem de ölümün sadece bir boyut değiştirme olayı olduğu, serbest kalan öz varlık denilen ruhun da kaldığı yerden ikinci bir hayata, yeni bir şansa kavuştuğu inancının,
Aynı anda iç içe paylaşılıyor olması hep komik gelmiştir bana.

Sonsuz bir yaşam ihtiyacı içerisindeyken, kendimizi hep ölümle tartmamız, üstelik onda da ortada bir ölüm mevzuu olması dışında ortak birşeyler düşünemeyişimiz beni çok güldürüyor.

Öldükten sonra herşeyin mutlak bir iyiliğe dönüşmesini umuyoruz ama hangimiz gerçekten ölmek istiyoruz ki?

Çünkü hem henüz dünyada yaşanacak daha çok şey olduğunu düşünüyoruz, hem de ölümden sonra ne olacağını tam olarak kestiremiyoruz.

İşte bu bilinmezliğin ta kendisi dünyayı bizim için hem haz merkezi, hem acı merkezi, hem de sınav merkezi yapan şey!

Ya yaşamı hak edecek kadar mutlu olmalı,
Ya ölümü hak edecek kadar azap çekmeli,
Ya da ikisini de dengede yürütebilmek için bu acayipliklerle denenmeliyiz.

Ölümden sonra yaşam var mı?
Buradan geç ve öğren.
 
--------------------------- 

Neye inanırsak inanalım,

Yaşamın olduğu ve yaşayan her insanın istese de istemese de bir şekilde bir başka insanı da etkilediği kesin bir gerçek.

Ve bu da bir süreç.

Bu süreç de hiçbirimiz için kolay değil ve tek başına karşılanamayacak kadar da ağır.

O yüzden sizden şimdilik en büyük ricam;
Yaşama saygıda kusur etmeyin.
Yaşama etmediğiniz gibi, yaşayana da saygıda kusur etmeyin.
Zaten ölüme giden yolda sırtımızda taşıdıklarımız bu kadar ağırken bir de siz gelip üstüne oturmayın, gelin birlikte taşıyalım, paylaşalım.

Seçeneklerin tükendiği inancı yanlış bir inanç olabilir, fakat bu yanlışın doğmasını sağlayan kamera arkasındaki gizli kahramanları da unutmayın.

Zorunda değilsiniz ama dilerseniz seçenek sağlayın, yaşama isteği verin, fakat onu yapamıyorsanız hiç olmazsa olanı da ellerinden almayın.

Ben bugüne kadar herşeyin bir amacı olduğu inancıyla yaşadım ve bu inancım beni hiç yarı yolda bırakmadı.

Bu yüzden yaşadığım sürece siz de bana güzel amaçlar verin.

Hatta daha da iyisi,
Gelin benim amacım olun!
Size ulaşmak için çabalayım.
Ben sizi sevmek isteyim, siz beni severek ödüllendirin.

Seçeneklerimi tüketmek için daha çok erken, fakat sevgisiz kaldığım her anımda, hayatımdaki seçeneklerden biri daha tükeniyormuş gibi hissediyorum.

Bu yüzden alakalı alakasız her yazımın sonunda sizi sevgiyle uğurluyorum. Tıpkı şimdi yaptığım gibi :)

Yaşamla ölüm arasındaki hiç de ince olmayan ve çelik halatlarla bağlanmış o çizgiden sonsuz sevgilerimle,

Sevgiyle kalın...
(^_^)


--------------------------- 

 "Ölüm tüm problemlerin nihai çözümüdür, insan yoksa, sorun da yok demektir!"
Stalin

0 Yormuyorum: