Köpeğin Pavlov'u

Şimdi efendim bilen bilir (saçma fakat hoş bulduğum sözlerden biri),
Vakti zamanında köpek adında bir psikolog mu, psikiyatr mı, bilim adamı mı, deli doktoru mu ne, ondan varmış. (Ki burada köpekleri, psikologları, psikiyatrları, bilim adamlarını ve deli doktorlarını tenzih ederim...)

Bu köpek, şimdi çoğumuz için psikoloji derslerinde sınav kağıdına cevap olarak yazmaktan başka pek bir işlevi olmasa da, insan davranışlarından bazılarını çok süper (Süper? Evet süper, bilimsel bir tabir...) bir şekilde açıklayacak bir deney yapmış.

Köpek, Pavlov adında bir insanı bir düzeneğe bağlayarak bir kaç ay boyunca, her zil çalışında önüne bir kap yemek koymak suretiyle eğitmiş.

Uzun süren eğitim sonucu Pavlov, artık her zil sesi duyduğu zaman, önüne yemek konulacağı gibi bir güdüye sahip olmuş.

Neticede kendini bu duruma o derece adapte etmiş ki, bir süre sonra zil çaldığı zaman önüne yemek gelmese bile karnı acıkmaya, ağzı sulanmaya başlamış.

İşte böylece, davranış bilimlerinde "Refleksli Şart" dediğimiz, vücudun sonradan eğitimle bile olsa belirli uyaranlara karşı belirli tepkileri veriyor olması durumu resmen kanıtlanmış...

Bu durumdan en çok, ekmek elden, su gölden yaşayan Pavlov ihya olmuş, o ayrı...

Tabii bir de Pavlov'un neslinden olan bendeniz...

---------------------

Her seferinde fazlasıyla ekonomiye kaçmak suretiyle üç farklı bilgisayar sahibi oldum efendim.

Günümüz şartlarıyla değerlendirecek olursak;

Birincisi, yaşadığım şehir şöyle dursun, ülkem sınırlarında bile bir eşini görmenin zor olduğu bir yapıya sahipti. Güç kaynağında, şimdi şu mor ışık yaymak suretiyle sinerk, böcenk gibi bilumum haşaratı elektirink vererek mefta eden sinek öldürme makinelerinde gördüğümüz, minicik, camdan tüp şeklinde bir sigortaya sahipti.

Pentium II bilmem kaç megahertz dolaylarında bir işlemciye, 8 bitlik bir ekran kartına ve MachOne adında, markasız Çin mallarından bile daha markasız bir ses kartına sahipti.

Şu an evin kömürlüğünde, tozdan, nemden, etrafındaki böceklerden güç alıp, kendi kendine evrimleşerek ilkel bir canlıya dönüşmeye terkedildi.

İkinci bilgisayarımı, Serious Sam (sahi ne deli manyak oyundu o, hala bazen oynarım :) ) adlı, o zamanlar için yine ortalama bir sistem isteyen bir oyunu oynayabilmek için şeetmiştim. Pentium III sanırım 800 megabilmemne işlemcili, o zamanlar sahip olmak için kıç uzvumu yırttığım 64MB'lik Nvidia ekran kartlı, 512MB RAMli vs vs vs...
Odamın bir kenarında güzel güzel fazlalık yapıyor ve bu yazının konusunu teşkil ediyor kendileri.

Üçüncüsünü de bundan neredeyse 2 yıl önce, Acer Aspire 5720G almak suretiyle edindim. Yıllarca deveyi sırtımda taşıyarak ettiğim yolcuğu artık altımda bir roketle devam ettiriyorum derken...

Eee ne de olsa sakınılan göze çöp batacağı içün, daha ekranındaki plastik korumayı bile sökmediğim güzelim meret, durduk yere, "bak abi az sonra bozulacam ben, belki uzun bi süre görüşemeyiz, hakkını helal et" bile demeden cartayı çekti, ıskartaya çıktı, fossukladı, nanayı yedi, mortingen strasse oldu, işini 66'ya bağladı, vattırı, vızzırı...

---------------------

Ve eveeeettt...
İşte konumuz da burada başlıyor canım okurcu.
Düttürü için Leyla, Bush için Irak, Tom için Jerry, Red için Kit neyse, ben gibi evden çıkmadan yaşamayı kendine düstur edinmiş, halim selim, ensesine vur lokmasını al bir insan için de bilgisayar o anlama geliyor.

Hasılı tekrar ikinci bilgisayarıma, emektarıma, görece en uzun kullandığım elektronik cihaza, sevgili buhar makineme tekrar dönüş yaptım.

Ve herşey böyle başladı...
Hın hınnn... Hın hınnn... (Gerilimli kalp atışı efektisi..)

---------------------

Daha açılışta eski alışkanlıklarıma gidiverdim birden.

Harddiskin ses çıkartabilecek bir canlı olduğunu tamamen unutmuştum o zamana kadar. Oysaki o anda, "hah şimdi tık edicek, üç saniye ses gelmeyecek, hah şimdi bir tık daha duyulacak, Bios ekranı gözükecek, çattt... dırılı dırırılııllll sesi gelince Windows yüklenmeye başlayacak..." demeye başladım içimden.

Eskisinden tek farkı, power düğmesine bastığım anda fanın resmen kustuğu toz topraktı! Belki de o fanın pervaneleri arasına zavallı bir örümcek yuva bile yapmıştı, kimbilir...

Gerçi o kadar süre boş bıraksan, ben daha fazla tozuturdum ortalığı, hak verdim yani şimdi!

Sonra sandalyeyi çekmemle birlikte, kendimi lisede hissetmem bir oldu.

Sanki arkadaşlardan birinin yıllık ödevini yazmak üzere oturuyordum.

Dahası yarın bir arkadaşım bana komik dublajlı filmlerden birinin cd'sini getirecekti ve onun için yer açmam gerekiyordu.

Üstümden, lise yıllarının buruk heyecanını atamadan, bu sefer "haydiii, yarına nasıl yetiştireceğim tiyatronun senaryolarını" paniği yaşadım.

Şu an tüm bunları yazmakta olduğum bu bilgisayarı en yoğun kullandığım zamanlar, lise arkadaşlarımın yıllık ödevlerini yazmakla, tiyatro kulübümüzün topladığı oyunları temize çekmekle ve en zor yöntemlerle en bulunmaz denilen mp3'leri indirmekle görevliydim. (Misal, Kazaa v. 3.4.5falanfilan Pro kullanarak: Usher - Yeah!, Yıldız Tilbe - Çabuk Olalım Aşkım indirdiğim ve okula kimsenin bilmediği, Tarkan'ın Yakalarsam Cıx Cıx'ının söylendiği Holly Valance - Kiss Kiss şarkısını tanıttığım için, milletin gözünde müzik gurusu ilan edilmiştim... Şimdi dinlemiyorum bile :) )

Ardından efendim, tahminimce kuyruklu piyano ile çalınmış olan WinME introsu (Aslında XP yüklüydü ama Windows Millenium'un açılışını çok seviyordum o zamanlar, o yüzden onu yüklemiştim :) ) duyuldu ve zamanında istisnasız her açılışta yaptığım, bilgisayar klavyesini piyano tuşesi gibi kullanan piyanist taklidini, o ana kadar tamamen unutmuşken, hiç öyle bir niyetim yokken, birden yapıverdim.

O dagılı dugulu notalar duyulduğu anda ellerim gidiverdi...
Gözümün önünde canlanan, o zamanlardakiyle aynı objelerle...

---------------------

Bu eski bilgisayarı çok kısa bir süre XP ile kullanmıştım.
Onun dışında hep daha eski sistemlerdeki alışkanlıklarım hakimdi.

Yani işletim sistemi olarak daha iki gün önce bozulan laptoptakinden zerre bir fark yoktu. O da XP, bu da...

Amma velakin eski günlerin kahrını çeken bu bilgisayarın başına geçince, artık madem uzunca bir süre yüzyüze bakacağız, neler takılıydı neler çıkılıydı hatırlayım diye, Bilgisayarım'dan Özelliklere tıklayım dedim.

"Aygıt Yöneticisi" başlığı, WinME'de, açılan pencerenin ortasında; XP'de ise en üstünde yer alıyordu ve ben bu yer değişikliğini bu bilgisayardayken bir türlü öğrenememiştim. Her seferinde elim ortaya gider, sonra göremeyip yine en yukarıya bakardım.

Aradan kaç yıl geçmiş olmasına ve benim de menülerin yerlerini artık biliyor olmama rağmen, eski dostumun karşısına geçince yine aynı karmaşayı yaşadım.

--------------------- 

Bir de orada arşivlenenler vardı tabii...

  • Elimdeki en eski dosya 17 Mart 2002 tarihli bir txt dosyası. Harfler kullanarak gittiğim bilgisayar kursunun resmini yapmıştım. Ama DOS tabanlı bir programlaydı, şimdi adını hatırlayamıyorum... GED miydi neydi sahi ya?
  • İlk indirdiğim şarkı Cardigans'ın Lovefool şarkısıydı. O zamanlar vokal hatunun kedi miyavlaması gibi gelen "lavvv mi laaaavvvvv mii, seeey deç çu lav mi, pırettteennnnn deç çu lav miiii" deyişi o kadar hoşuma giderdi ki... Yıllardır bir kere bile dinlemiyorum oysa. ( Daha doğrusu bu bilgisayarda kalan çoğu şarkıyı pek dinlemiyorum ya :) ) Geçmişi yad ettiğim şu an hariç tabii...

  • Benim çizgifilm, hayranlarının anime olarak olarak nitelendirdiği, her halükarda çok sevdiğim Pokemon vasıtasıyla tanıştığım arkadaşımla, o zamanlar yaptığımız MSN muhabbetlerinin kayıtlarını saklamışım. 2005 yılında başlamış tanışıklığımız...

  • O zamanlar MSN'in fazlasıyla basit, incecik, mavi renkli bir penceresi vardı. "Uff... Keşke windows görselleri (o zaman tema demiyoruz tabii) gibi yapsalar da hoş birşeyler görünse gözüme" diye düşünürken, aklım şöyle bir hatırlatma yaptı: "Belki bilmiyorsundur ama Saddam devrildi, İkiz Kuleler yıkıldı, hatta Yalova il oldu". Haydi hakkını yemeyelim, halen kullanan var MSN'in o versiyonunu. Ama Saddam hakikaten devrildi!
 
  • O zamanlar kendi kendime PowerPoint kullanarak dergiler yapmışım. Okuyucuları, annem, babam ve liseden, halen deli divane görüşmekte olduğum çok sevgili bir dostum olan, Sinazin (ne orijinal bir isim) adlı bir... Hmm... Şey deyim artık :))





  •  Bir arkadaşım, şimdi Flashdisk veya olsa olsa Filaş Bellek dediğimiz aparattan edinmişti. O zamanlar adına "Taşınabilir Harddisk" diyorduk. (Boru değildi, 256MB hafızası vardı!) Bir gün bana elindeki kliplerin bir listesini vermişti. (Resimde görmekte olduğunuz liste, hatta dosyanın adı da: "Alsana Yeni Full Klip Listem Seç Beyen Al") Sonra ben akşam okul çıkışında istediğim klipleri söylerdim, öteki gün sabah über teknoloji ürünü taşınabilir harddisk ile 3-4 tane gibi gayet bol miktarda klip atarak getirirdi, öğlen arasında eve gelir, bilgisayara atar ve yeni siparişlerimi belirterek iade ederdim. Hatta resmen network kurmuştuk o taşınabilir harddisk sayesinde! Şu an o listeye "acaba yarın ne istesem" heyecanıyla bakıyorum. Derken işin aslını hatırlıyorum, biz liseden mezun olalı yıllar geçti, o şu an Kıbrıs'ta okuyor, sakalları bile çıkıyor hatta!!


  • Piyanist taklidim dışında bir olay daha vardı. Elimi ne zaman fareye götürsem, klavyenin sürgülü masası ile üstteki masa arasındaki boşluk çok az olduğu için sürekli çarpardım. Bu yüzden nice parmaklarım uf oldu, nice tırnaklarım çıt oldu, nice canlarım acı oldu... Ve o zamanlar yaptığım yakarışı az önce tekrar yaptım: "Keşke arası daha geniş bir masa alsaydık..."

  • İndirilmek üzere listeye alınmış onlarca film, şarkı ve program linklerinin şimdi maalesef  %100 cortlamış hale gelmelerine, "şu adresleri kaydedeyim, çok hoş şeyler var" dediğim internet sitelerinin, hostlarıyla birlikte tarihe karışmış olmalarına, seneye lazım olabilir fikriyle indirdiğim 2008 İş Yılı Takvimine, gerçekten mükemmel bir düzene sahip dosyalama ve arşivleme sistemime değinmiyorum bile...
--------------------- 

Daha neler neler valla ya, okurcusum, neler neler...

Arşivci bir ruha sahip olmak sadece güzel değil, aynı zamanda buruk, hatta acıtan, hatta köskötü anıları da biriktirmeye neden oluyor tabii...

Bu vesiyleyle uzun süredir ilk defa, yıllarca peşine düştüğüm umutlarımı tekrar gözden geçirme fırsatı bulabildim.

Eskiden yazdıklarımla, hissetiklerimle, şimdi hissetiklerimi karşılaştırma imkanı buldum.

Yaşarken gözü kapalı evet dediğim şeyleri, yaşadıktan sonra tekrar değerlendirme fırsatı yakaladım...

Acı olan da ne biliyor musunuz?

Neredeyse hepsi için "eh valla iyi ki olmamış o iş, iyi ki bitmiş o muhabbet, Allah'a bin şükür kurtulmuşum o musibetten, ya bir de gitmiş olsaydım oraya, ya o zaman şöyle şöyle olmasaydı" gibi cümleler kurmuş olmam...

Biraz daha acısı da "resmen salakmışım, başkalarının beni enayi yerine koymasına şaşmamalı, ben kendimi enayi olarak lanse etmişim resmen, yahu bu iş böyle mi yapılır, hiç mi anlamadım bu hatayı, gerçekten bu kadar gerizekalı mıydım ben" diyerek dizimi dövmelere başlamam...

Gelecekte en acısıyla kendi belli edecek olan final kısmısı da, bundan fazla değil 5 sene sonra bile kendime, şu an yaptığım yakınmalarla yakınma ihtimalim, hala akıllanamamış olmam.

--------------------- 

Karl Marx da, bizim Hacı Hüseyin Ağa da görsel yönden sakallarıyla dikkat çeken kimseler. Hatta Pavlov bile! Ve sosyolojik açından sakallardan biri sol görüşlünün, biri sağ görüşlünün biri de entellektüel yaşayışlının sakalı.

Oysaki çıkan o şey, o ustura vurulmayıp düzenli şekilde uzatılan şey, kıl, tüy, saç, baş... Bildiğin sakal işte, anam babam sakal! İnsaniyeti bir kıl ile mi temsil etmeli yani?

Demem o ki;
Olay bilgisayarda değil, Necefli Maşrapada da değil, yine kendi içimizde...

Düşen her kar tanesine de bir anı yükleyebilirsiniz, en mübarek günlerinizi su üzerine yazmış da olabilirsiniz.

Önemli olan kar tanesi veya su üzerine yazılmış yazı mı peki?
Yoksa??? 

--------------------- 

Netice itibariyle (iki saattir gelemedim o itibara yalnız)


Acı - tatlı günler, uzun - kısa ilişkiler, zamanı geldiğinde yaptıklarımız veya yapmadıklarımız, niyetlerimiz bizi biz yapan...

Hepimiz onlar sayesinde bu günümüze geliyoruz.
Hangimiz doğar doğmaz tecrübe sahibi olabiliyoruz ki? 

Olabilecekler hakkında, başımıza gelebilecek şeylerin ağırlığı hakkında, yaşadıklarımızdan, yediğimiz kazıklardan yola çıkarak, yaşama karşı daha hazırlıklı olabiliyoruz.
Hangimizin içini yakan anıları yok ki?

İşte nacizane benim de, sabahın bilmem kaçında hatırıma gelen zirilyon tane şeyden bir kısmını okumuş oldunuz.
Hanginiz okudunuz ki :))

--------------------- 

Sizi güzel hissettiren şeylerden vazgeçmeyin, ama onların esiri de olmayın!

Sonra bir bakarsınız, evinize rahat bir uyku için aldığınız yatak size hükmetmeye, işinizi görmek için kullandığınız eski bir bilgisayar bile size emretmeye başlayabilir...

"Olacak O Kadar"ın  eski güzel günlerinde dendiği gibi;
Özleyin beni anacım, baaay...
(^_^)

--------------------- 

Aslında herşey irade meselesi!

4 Yormuyorum:

Liz Borndatcino dedi ki...

Pavlov'u görünce dikkatimi çekti. Aslında geçmişle şu anki durumu çok güzel kıyaslamışsınız. Nerde o yeşil ekranlı Amstrad'lar diyor bi insan. Ondan ziyade, o zamanın tadını, anılarını yad ediyor. Çok çok güzel olmuş ellerinize sağlık =)

Syrano dedi ki...

Küçükken ablamın çalıştığı yerde görmüştüm o Amstradlardan. Yeşilin bayıklığı içimi kıyardı resmen :))

Bir de ben daha dünkü çocuğum, bazen annemele babama izleyip doya doya geçmişi ansınlar diye NR1'da Retrospektif'i açıyorum, kimbilir nasıl içleri sızlıyordur :)

Yorumunuz için çok teşekkür ederim.
(^_^)

Distopias dedi ki...

yazarsın diye bekliyordum, bekliyordum ki yazdın. pek de güzel yazdın ama. eski bilgisayarlar üzerinden eski zamana dönüşü bir çırpıda ama dolu dolu anlatmışsın. ara sıra döner döner okurum ki ben bunu. arşivci ruhlar, arşivci ruhlara sahip olanlar sakat insanlar bence. kesin bir dertleri oluyor bir şeylerle. hele bir de arşivledikleri şeylere bakarken üzülenler varki ne biriktirdin o zaman onca şeyi diye sormadan edemiyor insan.
şimdi öyk, ne rezilmişiz be diye baktığımız onca şey zamanında çok güzel geliyormuş zamanında. bu geçmişe dönüp bakmakla ilgili en büyük temennilerimden birini paylaşarak sonlandırayım yorumu o da şudur: bugün ugg giyenlerin 5 yıl sonra o hallerini fotoğraflardan görüp de ugglarden ve kendilerinden tiksinmeleri. işte o zaman küçük de olsa daha hoş olacak dünya.
saolunuz efendim bu güzel yazı için...

Syrano dedi ki...

Yorum için teşekkür ederim cancağızım :)

Buraya yazmadıklarım veya yazamadıklarım dışında, halen geçmişe dair birşeyler çıkmaya devam ediyor. Helal olsun, iyi arşiv yapmışım.

Fakat Allah'tan zamanında Ergenekon'la ilgili elime geçen belgeleri ve kozmik odanın şifre dosyalarımı silmişim, yoksa sıkıntılı günler yaşayabilirdim :))

Ayrıca o botların içine "bakalım ne kadar genişmiş" diyerek öne sağ elimi, sonra sağ kolumu, ardından bonus olarak bir de sol kolumu sanki eldiven giyer gibi daldırabilmiş olmam, onu giyenlerin benim iki kolum kalınlığında ayaklara sahip olduğunu düşünmeme sebep olmuştu zamanında :))

Bu arada tornacıyla konuştum, haberler iyi!... Laptopun tamiri tahminen 180$ tutacak ve servisten de iki aydan evvel gelemeyecekmiş :)